3. BÖLÜM/HAREKET TARZI NEREDEN BAŞLAMALI?

Kriz zamanı ve teorinin öncelliği

Tarih ve çıkış zorunluluğu: Ayrılarak birleşebilmek

Hareket biçimi

 

" 'İleriye doğru atılan her adım, her gerçek ilerleme, bir düzine programdan daha önemlidir.' Teorik kargaşalık döneminde bu sözcükleri yinelemek tıpkı bir cenazede yaslılara 'gözünüz aydın!' demeye benzer." (Lenin)

Kriz zamanı ve teorinin öncelliği

Kriz ve politik geçiş dönemlerinde yapılacak olanlara nereden başlamak gerektiğine ilişkin temel başvuru kaynaklarımızdan biri Lenin'dir. Lenin, politik yaşamı boyunca birçok kez şu ya da bu boyutlarda kriz ya da geçiş (durgunluk) dönemi saptaması yapmış ve Marksistlerin yükümlülüklerine işaret etmişti: "Devrimci teori olmadan devrimci hareket olamaz" (1902); "Sosyalizmin buhranı, ciddi sosyalistlerin en azından, teoriye bir kat daha fazla önem vermelerini (...) zorunlu kılmaktadır" (1902); "(Marksizmin bunalım döneminde), temel sorunların yeni bir incelenmesi, teoriye, politikanın bellibaşlı sorunlarına ve ABC'sine karşı yeni bir ilginin doğması doğal ve kaçınılmazdı"; mücadeleciler, "yeni bir eğitim görmeden, eylemlerini sürdüremezlerdi" (1910); "meydan savaşlarından ve savaştan uzak geçirdiğimiz her özgürlük anından öğrenmek ve başından başlayarak öğrenmek için yararlanmalıyız" (1922).

Ajitasyon ve eylem çağrıları yapmak, taktik ve sloganlar belirlemek, bir bütünsel sürecin başı değil, sonudur. Bu, Marx'ın, "soyuttan somuta yükselme" şeklinde ifade ettiği ve vulgar Marksizmin (aslında zihinsel süreci, bir, ama sadece bir yanıyla anlatan) "somuttan soyuta yükselme" anlayışıyla taban tabana zıt olan bir sürecin kendisidir. Vulgarize edilmiş Marksizme göre, "devrimci teori devrimci pratik için" olmaktan başka bir şey değildir ve bu, ya teorinin olumsal (olsa da olmasa da olur) anlaşılmasına ya da teorinin pratiğin onaycısı ve gölgesi olarak değerlendirilmesine yol açmıştır. Oysa, burada, teorinin etkin konumu yeterince açıktır ve bu açıklığı anlamayanlar için, devrimci hareketin devrimci teori teşkil edilmeden mümkün olamayacağı vurgulanmıştır.

Esas olarak teorik olan bu süreci yaşamadan, yani burnunun ucundan ilerisini görme yetisi kazanmadan kitleleri anlı-şanlı eylemlere çağıran sloganlar dile getirmeye, kendine "öncü" misyonu yakıştırmış hiçbir odağın hakkı olamaz. Ama bu olmayan hak, dün ve bugün "tepe tepe" kullanılmıştır ve kullanılıyor. Bereket kitleler, engin sağduyularıyla,çağrılara kulak asmamışlardır.

Kriz zamanlarında her zaman teori yardıma çağrılır. Krizin patlamasıyla, eleştiri, acil bir teorik-politik gerek konumuna yükselir. Fetret devri ve kriz ortamında, ufkunu verili siyasal ve örgütsel mekanizmaya kilitleyen, yapılagelen politik ve örgütsel faaliyete daha sıkı sarılmakla, her sorunun üstesinden gelineceği şeklindeki yaygın zihniyet, hareketi yeni trajik sonuçlara götürmeye mahkŞmdur. "Hareket" her şey değildir ve dar-politik ve örgütsel çemberin dışında, ama onları kapsayan bir alanda uğraş vermek gerekmektedir.

Alışılagelmiş hareket tarzıyla; sadece politik tutum alarak, örgütlenme ve ajitasyon çalışmalarıyla kriz ortamında varlığını koruma ve sürdürme sağlanabilir, ama krizin bu şekilde alt edilemeyeceği, onu aşma yoluna girilemeyeceği kesindir. Krizin üstesinden gelmenin önkoşulu, teorik kuruluş, edinim ve gelişim mücadelesi vermektir.

Aksi halde, Şeyh Sadi'nin bir sözünden gidersek, Marksizmin gereklerine göre hareket etmeyen Marksist, "elinde meşale tutan bir köre benzer, başkasının yolunu aydınlatır ama kendi yolunu göremez". Buradan, "teorinin öncelliği" kavramına ulaşıyoruz.

Teorinin öncelliği, Marksizmde geçerliliğini her zaman koruyan bir önermedir. Pratik önce'dir, ama teori öncel... Teori, Marksizmde, "geleceği önceleme"yi (Yılmaz Öner) sağlar ve teorinin bu pratik işlevi, geleneğimizce hiçbir zaman kavranılamamıştır. Nesnel ve öznel yanlarıyla bütünsel varlığı görmeyi sağlayacak yegâne unsur teoridir ve zaten "bütünlük, bir düşünceler bütünlüğüdür". (Marks)

Kriz dönemlerinde teori, özel bir önem kazanır. Burada, niceliksel bir ifade olarak "daha çok önem" değil, kategorik bir "önem"den söz etmek gerekiyor.

İçinden geçmekte olduğumuz kriz döneminde, (Marksist) teori, bugünün yaşayan Marksizminde öncelliğini yitirmekle karşı karşıyadır. Yaşayan Marksizmin alt-unsurlarından biri olan örgütsel yapılar, bugün, kısırlıklarında boğulmamak için, taktik uygulamalara gitmek zorundalar. Ama devrimci teorinin özgül kuruluşu gerçekleşmeden (belirli bir dönem sonunda), devrimci taktikler izlemeye kalkmak, nesnelliğe teslim olmanın bir biçimiyle, pragmatizmle sonuçlanmak durumundadır. Devrimci taktik için, devrimci teori, acil bir politik gerek haline gelmiştir.

Teorik kuruluş derken, salt-felsefi ve salt-bilimsel faaliyetten söz etmiyoruz. Marksizm bugün, genel olarak teorik (felsefö, bilimsel ve teorik-politik) tutamak noktalarını yitirmekle karşı karşıyadır. Bilimde ve felsefede tutamak noktaları oluşturmak için ne kadar gerekiyorsa o kadar bilim, o kadar felsefe.... Buna cesaret edeceğiz, etmek zorundayız!

Bu sabit noktalar teşkil edilmeden, eyleme rehber olmak üzere politik önermeler oluşturulamaz.

Önerdiğimiz şey, bir bakıma Leninist "taktik" kavramının teoriye de sokulmasıdır. Teorinin taktiksel bir dille ifadelendirilmesi, teorinin donmuş bir yapı olmadığının, canlı bir dinamizm taşıdığının tanıtı olacaktır. Lenin, "somut şartların somut tahlili"nin Marksizmin yaşayan ruhu olduğunu söylüyordu. Bu önermeyi teorik düzeye ilişkin olarak da anlamak ve uygulamak gerekiyor. (Teorik) somut şartların (teorik) somut tahlili! Belirli bir tarihsel momentte, toplumsal bütünün çeşitli kertelerine ve teori düzeyinin bölmelerine ilişkin olarak, teorik-toplumsal belirli bir şartın, teorik-politik belirli bir somut tahliline ulaşabilmek asıldır.

Teori (teorik bütün) bir kez kurulduktan ya da belirlendikten sonra, geriye onu belirli somut tarihsel durum, dönem ya da konjonktürlere uygulamanın kaldığı şeklindeki anlayış; teoriyi, canlı, dinamik, eksikli ve açık uçlu bir yapı olarak algılamaktan (yani teorik çalışmanın sürekliliğinin zorunluluğu) kategorik olarak uzaktır: Teori, doktrin olarak bir kez vazedilmiştir, yeni kuruluş ve dönüştürme çalışmalarına gerek yoktur. Ve strateji bir kez ilan edilmiştir, geriye, ona uyan taktikler üretmek kalmaktadır!

Stratejide yoğunlaşmak programatizmle sonuçlanıyor ve teorik-taktik yaratımları iğdiş ediyor. Her türlü dış değişmeye sadece taktiğimizi uydurmakla kalmamalı, teorimizi de yeniden ayarlayabilmeliyiz. Bu, içinde bir unsur olarak yer aldığımız hayatın bütünü ile, çok yönlü bir kesintisiz ilişki içinde olmayı ve her olaya ilişkin tutum geliştirmeye çalışmanın (sadece bildiri dağıtmak için değil) teorinin özgül yaratımı için de ne kadar vazgeçilmez olduğunu anlamayı gerektiriyor.

Tarih ve çıkış zorunluluğu: Ayrılarak birleşebilmek

Biz, İ. Kaypakkaya'nın kurucusu olduğu komünist hareketler kanalının temel üyesinin çevresinde, ve 70'li yılların ikinci yarısında politik kimliğimizi bulduk. Bu anlamda, sözkonusu geleneğe, ikinci onyılını süren bir tarihsel ödev ve yükümlülükler süreci ile bağlıyız.

Politikanın sorunlarına ve komünist harekete dönük "bilinçli ve teorik" diyebileceğimiz ilk sonuçlara 1984-85'de vardık. Başta komünist hareketin politik çevresinde dile getirilen yaklaşımlar, kısa sürede içeride karşılığını buldu. Böylece, bugünkü yönelimlerimize ilişkin teorik-tarihsel başlangıç olarak "Politika ve Hareket Üzerine Değinmeler" başlığıyla 1987'nin ilk aylarında kaleme aldığımız çalışma gösterilecektir. Tarihi ve günü, materyalist ve devrimci-politik kavrayışımızın, "devrimci eleştirel analiz" faaliyetimizin bugünkü konumumuzla dolaysız bağlantılı ilk yazılı ifadesi bu çalışmadır.

Bu yıllar, komünist hareket içinde başlıca sosyal ifadesini gençlikte bulan ve olaylara yaklaşım tarzı, politikayı ve teoriyi kavrayış ve uygulayışı, alışılmadık ölçüde değişik olan ve sırf bu nedenle dışarıdakiler ve içeridekilerce farkedilen bir "eğilim" olarak belirdiğimiz yıllardı. Komünist hareket içinde samimi olarak yer almakla birlikte, onunla ilişkimizi esasen bir "karşılıklı etkileşim ve dönüştürme" ilişkisi olarak anladığımızı açıkça ifade ettik. Yazılı ifadelerinden birini "Türkiye'de sınıf mücadelesi ve sınıf mücadelesinde biz: İki ileri bir geri  "(1990) başlıklı çalışmada bulan ve çeşitli düzeylerde dile getirdiğimiz çabalar içinde olduk.

Amacımızın gerçekleşmesinin teorik olarak mümkün, ama pratik olarak oldukça güç olduğunu düşünüyor ve sürekli bir şekilde bunun en uygun yollarını arıyorduk. Oldukça sancılı geçen yıllardan sonra bugün artık dışarıdayız. Bir karşılıklı etkileşim sürecinin niteliksel sonuçları itibariyle (niceliksel değil) imkansız olduğunu yaşayarak görmenin en uygun yol olduğu şeklindeki ilk düşüncemizi, bugünden bakarak mahkum etmenin anlamlı olmadığı kanısındayız. Daha güçlü, daha etkin ve daha kudretli olsaydık amacımıza ulaşabilir miydik? Buna yanıtımız, "hayır"dır! Veri durumuyla komünist hareketin kastettiğimiz bir dönüşümü yaşaması olanaksızdı. Komünist hareket aynı komünist hareket olarak kaldıkça bize "yar olmazdı".

Kendimize atfettiğimiz misyonun, komünist hareketin tarihsel yapısı içinde yer edinmesi olanaksızdı; dışarıya çıkmak zorunluydu.

Dışarıya çıkmak, içerideyken, yürütülen faaliyetin özgül doğası gereği, "yeni olan"ın dilsel ifadesi mümkün olamadığından zorunluydu. Yeni ve kapsamlı bir yönelimi, "eski strateji"nin kendi tarihine mahpus dilini konuşarak anlatmaya çalışmak, derin bir karışıklık yaratmak ve her iki açıdan da işlevsizleşmek yanında, vurgu yapılması gereken dönemeci görmezden gelmek anlamına geliyordu. "Çifte dil" kullanımı bile, alabildiğine dar örgütsel-programatik sınırlar içinde doyurucu bir şekilde mümkün olamıyor ve işlev bozucu karışıklıklara yol açıyordu. Çünkü, bırakın kapsamlı bir yeni yönelimi, basit bir çizgi değişikliği bile doğal sonuçları gereği eskinin eleştirel analizine götürür ve yanlışlara gönderme yapar. "Yanlışlar konusu açıldığında, nerede başlandığı bilinir, ama artık nerede durulacağı bilinmez." (Althusser)

Halihazırdaki (politik, ideolojik, programatik, örgütsel ve hatta -bu artık çok önemli bir yere konmalıdır!- kültürel ve sosyal "resmi") sınırlar, Marksizmin dünya-ölçekli sorunlarını tanıma, anlama ve çözme, buradan da Marksizmi tarihsel özgülleştirme uğraşına yapısal ve "doğal" olarak izin vermiyor. Örgütsel yapıların bire bir siyasal çeperleri, Marksizmi, sorunlarını da kapsayan bütünlüklü yapısıyla karşılayamayacak kadar dar. Bu konudaki girişimler örgütsel-programatik duvarlara çarpıp tuzbuz oluyor.

Her biri bir okulun "gayya kuyusu"nda olan örgütlerde kalmak, okullu Marksizmlerin aşılmasına ilişkin teorik-politik görevleri rölantiye almak anlamına gelecektir. Örgütlerden çıkış, "bütünsel Marksizm"i yaratmaya yönelmenin -teori düzleminden- koşulu oluyor.

Teorik çalışma, yeni ve orijinal tezler ileri sürmektir. Teori adına doldurulan, ama yeni ve dönüştürücü tek bir öğe taşımayan ciltlerin, hiçbir ama hiçbir teorik-politik önemi yoktur. Genellikle örgüt adamlarının, "pratik görevlerinden feragat ederek" kapanıp ortaya çıkardıkları ürünler, örgütlerin raporlarında "teorik işler" hanesine kaydediliyor ve dünyanın "teorik olarak da" huzurlarını kaçıracak yeni bir şey içermediğini örgüt kadroları bir kez daha anlayarak, pratik örgütsel görevlerine daha sıkı sarılıyorlar! Örgütsel yapıların "teorik" çalışmalarının bu anlamda önemli "pratik" işlevler gördüğü açık, ama onların teori ile politikanın sorunları ve gerçekleri karşısında ifa ettikleri işlev -eğer negatif değilse- sıfırla eşittir.

Teori, veri politik durum ve bilincin ard-aynası ve "dalkavuğu" olarak algılanıyor. Örgütsel yapılar, vereceği gerçek sonuçlardan korkmayacakları bir "teorik kuvvet" yaratamadıklarından ve buna ilişkin yetenek ve kapasite gösteremediklerinden dışarıda olmak gerekiyor.

Komünist hareketin örgütsel olarak dışına çıkmak, onun teorik-politik alanına girmenin zorunlu bedelidir. Bu bedeli ödemeye hazır olan bir iradenin varlığı şarttı. Bizim, 80'li yılların ortalarından beri, "hareketin komünist niteliğini kendinden iyi anladığımız" şeklindeki iddiamız dayanağını bu önermede bulmaktadır.

Bu anlamda, örgütsel-politik bir odak olan geleneğimizin sorunları (varlığının ürünü olan sorunlar ve varlığının da içinde olduğu sorunlar) ancak onun dışına çıkarak bir çalışma konusu olabiliyor ve çözüm menziline girebiliyor. Bugün "çıkış", örgütsel çıkış olarak beliriyor. Hareketimizin örgütsel menzilinde bulunmak onun sorunlarını bütünlüklü bir şekilde kavrama ve görmeyi engelliyor. Geleneğimize ilişkin olarak söylediklerimizin bütünlüğü, onu dışarıdan görmeye olanak tanıyan bir konumlanmayla mümkün olacaktır.

Zira, pratik, gerçeğin dışında olunarak mümkün değildir, ama teori, "gerçek"in dışına çıkmadan yapılamaz ve politika, teorik olarak gerçeğin dışında, pratik olarak içinde olmadan olamaz.

Hareket biçimi

Örgütler, gruplar, sektler enflasyonuna katkıda bulunmak niyetinde değiliz. Hareket biçimimize ilişkin vurgulanması gereken ilk ayrım halkasını bu şekilde teşkil ediyoruz.

Örgütlü grupların bulundukları yerden görülmeyen, bir anlamda onlar için "kör nokta" niteliğinde olan bir alanda faaliyet yürütmeyi ve bu faaliyete uygun olarak biçimlenmeyi hedefliyoruz. Bu anlamda, içinden geldiğimiz dahil, hiçbir örgütsel yapıyla rakip değiliz, hiçbir örgütlü yapının üzerinde ya da "kitle"sinde hak iddiasında bulunmuyoruz. Örgütlü gruplarla aynı düzlemde yer almadığımız için, onlarla bir paylaşım ve yenişme kavgasına tutuşma nedenimiz de yok. Örgütlü grupların pratik varoluş alametlerinin bellibaşlı hiçbirini kendi varoluş alametimiz olarak değerlendirmiyoruz.

Tarihsel olarak şu ya da bu eksiklik ve sakatlıklarla oluşmuş örgütlü yapıları küçümsemek, onlara "dudak bükmek", tarih bilgimize, bilincimize ve dünyayı kavrayışımıza aykırı. Bugüne kadar Marksizme yönelen saldırılara kendi varlıklarıyla siper olan ve görünür gelecekte de bu yükümlülüklerini koruyacak olan örgütlü yapılar gerçek birer kazanımdır ve büyük işlevler yerine getiriyorlar. Onlar, dünyanın şu elverişsiz koşullarında, tek tek komünistleri koruyan birer "kale" konumundadırlar. Kültürel, sosyal ve psikolojik işlevleri de olan "kaleler"...

İşte biz, düşmanın saldırılarına karşı başka tür mevziler açmak üzere, savaşçılar içinde (teorik-politik) gerilla savaşına uygun -ama sadece bu niteliktekiler!- olanlarının kaleden ve diğer kalelerden çıkmalarının gerektiğini savunuyoruz. Kale(ler) boşaltılmamalı, ama düşmanın hedefleri sayı ve -asıl olarak- tür bakımından çoğaltılırken, saldırı imkanı da kazanılmış olmalı. Çünkü, kuşatma altındaki kalede etkin olmaya çalışan bir direnme savaşından başkası yapılamıyor ve saldırı düzenlenemiyor.

Türkiye komünist hareketler geleneği, tarihi boyunca çeşitli ayrışmalar yaşadı. Ama biz ilk kez, örgütsel varlıkları koruma ve yaşatmayı hareket tarzının temel bir gereği yapma amacını taşıyan; komünist hareketin dünyasal bir bakış açısıyla yeniden-tanımını yapan; komünist harekete alternatif değil, onunla tamamlayıcılık konumu arayışında olan; komünist hareketin, başlarında bulunduğumuz dönemde niteliğini koruması için bunun zorunlu olduğunu iddia ve ilan eden; komünist hareketten politik değil, ama örgütsel olarak, -bir teori alanı, teorik-politik mücadele cephesi açmanın imkanlarını bir "praxis"le yaratmak üzere- kopan bir eyleyiş örneği veriyoruz.

Bugünün gerçeğinden yola çıkarsak ancak teorik olarak görülebilecek bir "gerçek'"ten, tek bir bütün içinde yaratılması gereken iki ayrı düzlem ve iki ayrı işlevden söz ediyoruz. Marks şöyle diyordu: "Ayrımı görebildiği yerde birliği görememek ve birliği gördüğü yerde ise ayrımı görememek sağduyunun tüm hödüklüğünün göstergesidir. Farklı belirleyicileri sıraladığı zaman bunlar elinin altında hemen taş kesilir ve bu kavram-kütüklerini kafa kafaya vurup tokuşturmayı en bayağı düşünce inceliği sanır."

Ne bizim girişimimiz ve bizimle aynı düzlemde bulunan ya da onu amaçlayan girişim sahipleri, ne de örgütsel yapılar, bütünü ve bütünsel gerekleri karşılama konumundadır. Bugün, örgütler sayesinde Marksizm bütününe ilişkin olarak yerine getirilen ve bizim üstlenemeyeceğimiz tarihsel yükümlülükler vardır ve bunun tersi de geçerlidir. Ucu açık bir dönem boyunca bizim varlığımız örgütleri, örgütlerin varlığı bizi gereksizleştirmeyecek. Bugün, bir "işlev dağıtımı", "ortak davamız"ın teorik-politik-pratik gereği olarak kendini dayatıyor. Böyle bir işlemle, her sorunun üzerine sonuçlarına ulaşıncaya kadar gitme olanağı doğacak ve iki ayrı yerdekiler arasında çıkabilecek sürtüşmeler en aza indirilebilme olanağına kavuşacaktır.

Ancak tüm bunlar, faaliyetimizin, temel bir nesnesini politik örgütlerin olduğu alanda bulmasına engel değildir. Çalışmalarımız, dikkatimiz ve gözlemimiz, başta geleneğimiz olmak üzere Marksizmin genel alanında yer alan bütün yapıları kendine vazgeçilmez ve zorunlu bir kalkış (ve varış) noktası olarak alacaktır. Bunun için, bu yapıların hepsini görebilen bir teorik-politik konum kurmamız ve bunu korumayı başarmamız gerekiyor.

Teorik-politik konumu teşkil etmenin ve korumanın güvencelerinden biri, kendimizi, politik örgütlerin arasında bir örgüt olma baskısına karşı ısrar ve sebat çizgisinde tutabilmektir. Her şeyden önce, örgüt, temelli soruların yanıtlandığı anlamına gelir. Örgüt aşamasına ulaşmak için atlamamız gereken eşikler olduğunu ileri sürmemiz anlaşılacaktır. İlgili eşikler atlanmadan örgüt kuruluşuna yönelmek, bir pratisyen hekimin, uzmanlık gerektiren rahatsızlıkları teşhis ve tedavi etmeye yönelmesine benzer. Politik "kitle faaliyeti"ne soyunan, "ajitasyon ve örgütleme" çalışmaları yürüten bir "minik örgüt" olmayacağız. Küçük örgütler ülkesinin örgütleri karşısında da her anlamda küçük kalacak örgütler kurmak, halihazırdaki örgütlerin yaşadığı sorunları ve sakatlıkları, "bağışıklık sistemi" henüz yeterince gelişmemişken, daha ağır yaşamaktan başka bir anlama gelemeyecektir.

İçinde bulunduğumuz aşama, şimdiki örgütlerin yapabildiği ölçülerde dahi bir "kitlelere dönük ajitasyon faaliyeti yürütme" durumunda olmadığımız bir özellik gösteriyor.

"Hareket biçimi"miz, daha çok bir hazırlanış döneminin gereklerine göre ortaya çıkmalı ve "hareket araçları"mızı da bu bağlantı içinde belirlemeliyiz. Hareketimizin hedeflediğimiz biçimsel karşılığını, bir "teorik-politik çekirdek" yaratmak olarak adlandırabiliriz. Yaratmaya uğraşacağımız teorik-politik çekirdek, kendini bütünsel Marksist oluşum sürecine onun mütevazı bir unsuru olarak kilitleyecektir.

Teorik-politik çekirdek yaratma uğraşımız, iki yönlü bir "etkileşim süreci"nden geçmek durumundadır.

Örgütsel gelenekler, etkileşim sürecinin bir yönünü oluşturuyor. Örgütsel yapılar karşısındaki konumlanmamızın, birtakım sorunlara yol açmadan mümkün olamayacağı tahmin edilebilir. Örgütlerle, içeriden yeterince gerçekleştiremediğimiz etkileşim sürecini, bu kez biçimsel olarak çok daha zor bir yoldan yaşama geçirmek isteğindeyiz.

Etkileşim süreci yaşayacağımız diğer esaslı yönü, aynı teorik-politik düzlemde olduğumuz oluşum ve girişimler teşkil ediyor. Dünyada ve Türkiye'de çeşitli okullardan gelen ve Marksizme, benzer bir konumsal çerçeveden yaklaşan oluşumların var olması gerektiğini, durumun bu türden ürünler verecek özellikler gösterdiğini ve öte yandan bu oluşumların varlığını biliyoruz. Ancak etkileşim, çok sancılı, çelişkili ve çatışkılı, karmaşık bir süreç olarak yaşanacaktır.

Farklı gelenekler geçmişine sahip çekirdeksel oluşumların yılların parçalanmışlığının getirdiği farklı politik kültürü, farklı politika dil ve anlayışını bıçakla kesercesine arkada bırakmaları olanaksızdır. Başlarda ve epeyce bir süre, "dil" farklılığı, sürekli olarak "tercüme" zorunluluğunu beraberinde getirecek ve bırakalım ortak sonuçlara ulaşmayı, birbirlerine meramlarını anlatmaları bile ciddi pratik ilişki sorunları yaratacaktır.

Marksizmin politik sektörü, pratikle olan dolaysız ilişkisi yüzünden Marksist bütünün en kritik bağlantı halkasıdır. Teori ile pratik'in karşılaştığı, yıldırımların ve şimşeklerin oluştuğu momenttir politika. Teori-pratik ilişkisini pratik aleyhine bozarsanız, gerçekleşme ve dönüştürmeyi başaramazsınız; teori aleyhine bozarsanız, bu kez, kendiliğinden (ham) pratik oluşa kapılır ve bir şekilde gerçekleşirsiniz, ama dönüştürmeyi yine başaramazsınız. Kendiliğinden pratik oluşun bir nesnesi, dolaysız unsuru olursunuz.

Biz, teori-pratik ilişkisinin diyalektik karşılığı olarak politikanın teori aleyhine bir gerçekleşmişlikle somutlandığını ileri sürüyoruz. Politika yapmanın, hiçbir özel donanım ve uzmanlaşmaya gerek duyulmadan gerçekleşebileceği sanılmıştır. Politika yapmanın, özne-işi bir müdahale olduğu unutulmuş ve şu ya da bu şekilde verilmiş bir pratikte bulunmanın komünist politik nitelik için yeterli olduğu vazedilmiştir. Bu zihniyete göre, diğer her şey zordur, ama herhangi bir pratik faaliyet, herhangi birinin komünist politik kimliğe ve niteliğe sahip olmasına yetecektir. Bundan sonra bazı şeylerin gerektiği tabiö ki reddedilmez; gerektiği kadar bilgi, bilinç ve teorinin, ilgili pratiğin zorunlu ürünü olarak kendiliğinden geleceği varsayılır.

Napolyon'un Mısır'da savaştıktan sonra, Türk erlerinin ve Fransız subaylarının oluşturacağı bir ordunun yenilmez niteliği üzerine söyledikleri anlatılır. Türk askerleri: Çünkü, emre sonuna kadar itaatkar. Fransız subayları: Çünkü, inisiyatif sahibi ve durum değerlendirme ve çözüm üretme yeteneğine sahip; yapacağı her işlem için emir gelmesini beklemiyor.

Bugün politikada "rençber"lere değil, mühendislere ve kalifiye işçilere ihtiyaç var. Komünist politikanın mühendisleri ve teorik-politika militanları dünyayla teorik bir ilişki kurabilen, Marksizmin dolaysız pratikle bağını, (tek mümkün yolla) teori ile pratiğin her ikisinin de niteliklerini koruyarak kurabilen kimselerdir. Proletaryaya, "burjuva politikacılardan hiçbir biçimde aşağı olmayan kendi "sınıf politikacıları" (Lenin) gerekiyor, çünkü politika, bilimsel ve sanatsal bir eyleyiştir.

Genellikle aydın kökenli olan komünist politika mühendisleriyle, çoğunlukla işçi kökenli olması beklenen komünist politikanın kalifiye işçilerini birleştiren kavram, "teorik-politika militanlığı/partizanlığı"dır. Küçük-burjuva kökenli aydınlarla diğerleri ve işçilerin aynılaşması hem mümkün değildir ve gerekmiyor, hem de dönemin öncelikleri, aydınların niteliklerini geliştirmelerini gerektiren ve onlara teorik-politikayı, bilim ve felsefeyle organik ilişkileri içinde bir diyalektik bağlantı kayışı olarak teşkil edilmesini gerektiren bir tablo çiziyor.

İşaret ettiğimiz sorunların alt edilmesi faaliyetine yönelmek bakımından, Marksist aydınların yaratılmasının özel bir öneme sahip olduğu açık. Bunun bir entelektüalizm heveskarlığı olarak anlaşılmaması -hem bizim açımızdan, hem de dışarıdaki kesimler bakımından- gerekiyor. Ancak, örgütlü yapılar karşısında, ayırıcı bir unsur olarak bu nitelik, hiçbir tevazuya kapılmaksızın belirlenmek durumundadır. Ayırıcılığı, "teori-işi yapmak" şeklinde ifadelendirebiliriz.

Teori, kitaplarda saklanan bir şey olmaktan çıkarılmalı, yaşayan bir varlık haline getirilmeli. Teori, hayatı teorik olarak kavrayabilen, basit bir gündelik olayla "genel teori" arasında somut bağlar kurabilen, bu anlamda teoriyi özgülleştirerek yeniden ve yeniden-üreten, ve teori-işi yapan teorik-politika partizanları/militanlarının şahsında canlanır, vücut bulur. Teori-işi yapmak, bir (akademik) teorisyen olmayla eşitlenmemelidir. Akademik ölçülerde teorik ürünler vermek, Marksizmin bugün zorunlu gerekleri arasındadır; fakat bu, yapılan tek iş veya daha çok yapılan iş olamaz ve olmamalıdır.

Teori-işi yapma uğraşı içinde olan teorik-politik militanlar, dışarıdan bir gücün itmesi ya da çekmesi gereken arabalar karşısında, iç-itimli (motorlu) arabalara benzerler. Teorik-politika partizanları, kendi başlarına hareket edebilen orman savaşçılarıdır. İçinde bulunduğumuz dönemde, bir örgütsel kalenin koruyuculuğu olmaksızın, randevular, verilen somut görevler vb. olmaksızın, kendi kendilerinin iticileri olarak politik kimliklerini koruyabilen ve geliştiren insanlar olarak anlaşılmalıdır teorik-politika partizanları.

Teori-işiyle uğraşmak için özel yeteneklere sahip olmak gerekmiyor. Buna yatkın olmak, sorunların farkında olmak ve onları yaşamak yeterlidir. Nasıl, örgütler alanındaki komünistleri ortalama seviyede tutan unsur, onların vasat zekalı oluşları değilse, bizi de parlak beyinler olmamız ya da olmamamız değil, konumlanmamız, politik-tarihsel gerçek karşısında aldığımız vaziyet belirleyecek.

Lenin, politik faaliyette bulunanları teorisyenler, propagandacılar, ajitatörler ve örgütçüler olarak belirliyordu. Lenin'in ayrımlarını izlersek, bugün bizim girişimimizin kendini, ilk iki faaliyet türünde konumlanmak üzere hazırladığını söyleyebiliriz. Kuşkusuz her girişim, kendi amacına en uygun araçlar yaratmak durumundadır.

Baştan beri sergilemeye çalıştığımız devasa sorunlar ve muazzam yükümler karşısında kendimize nasıl bir misyon biçiyoruz? Bizim çabalarımızla sorunlar birer birer aşılacak, Marksizmin orkestrası, büyük uyum dünyasının sonatını çalmaya devam edecek mi? Hayır! Biz, sadece bu sorunların varlığını iliklerinde duyan ve onlarla uğraşmaya cesaret edenleriz. Uğraşmak, başlıbaşına bir sonuçtur. Ve uğraşımıza, kendimizi "büyük değil, küçük, zayıf, araçsız, hiç sayarak, kimseden yardım gelmeyeceğine inanarak" giriyoruz.

Biz, Engels'in sözünü ettiği "küçük insanlar"ız. Hiç istemediğimiz halde, karmaşık ve muazzam büyüklükte bir dünya ve sorunlarıyla 'başbaşa' kalmış durumdayız.

Uğraşacağız!

Melik KARA, İ. MERT, S. SAHRA/Nisan 1993