2. BÖLÜM/MARKSİZMİN DÜNYA DURUMU

A. GENEL OLARAK MARKSİZM ALANI VE OKULLU PARÇALANMIŞLIĞIN AŞILMASI

B. MARKSİZMİN KRİZİ VE ÇAĞRISI

Krizin anlamı

Krize yaklaşımlar

Kriz karşısında Marksizm

Kriz öğeleri üzerine

C. TARİHSEL, TEORİK VE POLİTİK TEMELLER

Tarih: Troçki, Stalin, Mao, Enver Hoca

Teori: Batı Marksizmi ve Althusser

Politika: Harmanlanma yaşanıyor

A. GENEL OLARAK MARKSİZM ALANI VE OKULLU PARÇALANMIŞLIĞIN AŞILMASI

 Tarihsel okulların fukara çeperlerine sıkıştırılmış Marksizm anlayışı zayıflıyor, o halde ona son ve kesin darbeyi vurmaya hazırlanmak gerekiyor. Okullar arasında, onyıllar boyunca küllenmiş bir kavram olarak kuluçkaya terkedilen ve artık gerçeklik kazanacak olan "genel olarak Marksizm alanı"nda cereyan edecek ateşli bir etkileşim (kavgasızlık değil kavga) sürecinin, tarihsel Marksist okulların sınır çizgilerinin silinmeye başladığı bir sürecin başlarında; çelişkileri ve çeşitlilikleriyle bütünleştirici bir Marksizm anlayışının dünyasal egemenliğini ilan edeceği bir dönemin öngünündeyiz.

Tarihsel Marksizmin, Marksistlerin elinde, Marksizmin büyük teorik-pratik kapasitesi ve iddiasına karşılık olamayacak ölçüde eksikli oluşu, tarihsel Marksizmin tarihle "baş edememesi" ve onun radikal niteliği, etkisini, bir yazarın vurguladığı gibi, Marksizmin rakip eğilimler ve düşman partiler olarak parçalanmasında gösteriyor. Tarihsel ve teorik doğası gereği bir iç mücadele dinamiği taşıması gereken Marksizm, mücadeleyi "içeride" yapamayacak ölçüde -eğilimler ve okullar arasında "dışarıdan" ancak "silahların eleştirisi"nin yapılabildiği- derin bir parçalanma dönemi  yaşadı. Her Marksist okul, her zaman "kuvve"de olmasa bile, ama bütün dönem boyunca "fiil"de kendini "tarih"in egemenliğine bıraktı. Tarihin azgın suları nihayet Marksizmin kendi içlerinde bile parça parça olmuş okullarını kıyıya vurdu.

Tarihsel parçalanma eğiliminin merkezkaç etkisinde olan okulların hiçbiri, altmış-yetmiş yıl boyunca Leninizminkine benzer bir etkiyi Marksizm alanı üzerinde gösteremedi ve dünya-ölçekli egemen bir pozitif Marksizm anlayışını Marksizmin etki alanı ve burjuva düşüncesi nezdinde kuramadı. Tarihe yöneltilecek bir bakış, küçük tepeciklerin oluşturduğu birkaç tarihsel tepe dizisinin arasından ve üzerinden "Lenin dağı"nı ve Leninizmi rahatlıkla görebiliyor. Lenin'in ölümünü izleyen yaklaşık yetmiş yıldan sonra bizim Lenin'e ilk elde ulaşmamıza gerek bırakmayan teorik-pratik Marksizm eşikleri (yeterli ölçülerde) teşkil edilememiştir. Marks'ın kişisel eseri Lenin'in varlığıyla daha büyük önem, anlam ve gelişkinlik kazanmıştır; ne yazık, dünya Marksizmi Lenin'e onun Marks-Engels'e yaptığı türden bir armağan sunamamıştır.

Marksizmin tarihinde Marks-Engels ve Lenin eşikleri dışında bütünsel eşikler yoktur. Lenin'den sonra hiçbir akımın bütünlüklü bir teorik-pratik oluş ve karşı-koyuş gerçekleştirememesi, hiçbir akımın bütünlüklü bir savunuya konu olamayacağı anlamına gelir.

Bugün dünyada Marksizm alanında yer alan hiçbir okul, kendini diğerlerine karşı net bir şekilde öne süreceği bütünlüklü bir varlığa sahip değil. Hiçbir okul, bütünlüklü bir Marksizm zemininde bulunmuyor. Her bir okul, Marksist bütünlüğün şu ya da bu sektörünü, belirli tarihsel kesitlerin sınırlayıcılığında gerçekleştirebilme uğraşı veriyor.

Tarihe çekeceğimiz bir çizgi, bize, kendimizi tümden ipotek edeceğimiz hiçbir Marksist akımın olmadığını gösteriyor. Tarihsel Marksist okulların her biri, en olumlusu dahi, Marksizme ilişkin ancak parçalı bir temsiliyete sahip bulunuyor. Bu şekilde konulabilecek pozitif-negatif diyalektik, aynı zamanda teorik ve politik anlamlarına götürülmelidir.

Örneğin, biz, Stalin-Mao-E. Hoca'nın oluşturduğu tarihsel-politik çizginin taşıdığı içsel açmazlar ve gelişme dinamiklerinin ürünüyüz. Buradan, bugün, diğer geleneklerden Marksistlerle birtakım paralelliklerimizi, kendi geleneğimizin iç-dinamiğinden bağımsız olarak onlar tarafından belirlenmemize bağlamanın tarihsel-politik ve teorik yanlışlığı bir yana, yöntemsel bir hata olacağını düşünüyoruz. Kaldı ki, diğer geleneklerle etkileşim içinde olmanın, daha doğrusu olabilmenin, günümüzün temel gereklerinden biri olduğunu ileri sürüyoruz. Bu anlamda, gerçek ve organik bir etkileşim kanalı yaratmak, bugün bir başarı ve yol alma olarak kaydedilmelidir. Bizim yönelimimiz, yapısal sonuçları itibarıyla içsel bir nedenselliğin ürünüdür ve geleneğimizin taşıdığı parçalı-eksikli Marksizme işaret eder. Ortaya koyduğumuz tepki, çeşitli düzeylerde Marksizmin bütünsel yeniden-oluşumuna ilişkin bir tepkidir.

Kendi geleneğimiz dahil olmak üzere, söz konusu tarihsel okullar, birer tarihsel olgu olarak pozitif potansiyelleriyle ele alınmak durumundadırlar. Bu bir ön-saptamadır. Bütünlüklü Marksizm arayışı, bütün sorunlarına rağmen ilgili okulların içinden yeşeriyor. Bu bir dinamiktir.

Hal böyleyken, "Marksizmin karikatürlerinin bir yana bırakılması ve Marksizmin böylece tartışılması" gibi bir anlayış, tam da okullu Marksizmin sektarizmiyle maluldür ve ancak -okullu Marksistin tipik gerçeği olarak- salt-teorik açıdan bir doğruluk değeri vardır.  Bu önerme, kuşkusuz, somut tarihsel gerçek karşısında "yanlışlanabilme" özelliğinden bile yoksundur. Çünkü, "Marksizm karikatürleri", öyle anlaşılıyor ki, Marksizmin has örneğinin olmadığı bir dünyada hala onun yaşayan örnekleri olmayı sürdürüyorlar.

Doğru Marksist çizgi, tek başına hiçbir okulun uhdesinde değildir. Her bir okul, bünyesinde farklı düzlemlerde ve farklı tutumlarda çeşitli sapmaları, burjuva düşünce ve politikasının yansımalarını taşıyor. Yaşanan, çok derin bir parçalanmadır. Parçalanma salt okullar anlamında çizgisel değildir. Tek tek her okul, taktikler, politik anlayışlar, temel eğilimler ve örgütsel yönelimlere varıncaya değin, çoklu parçalanmışlıkla tanımlanabilecek durumdadır. Doğrularla yanlışlar, eksiklerle fazlalar iç içe ve yan yana... Buradan, okulların kuşbakışı olarak genel Marksizm alanında oldukları saptamasından, okulların tek tek her bir unsurunun önsel olarak komünist oldukları anlamının çıkmayacağı anlaşılacaktır. Her somut akımın, somut incelemeye tabi tutulması gerekmektedir. Saf Marksizm bulamayacağımızın ayırdında olarak, her akımın ya da örgütün içinde bulunduğu (genellikle uygunsuz) durumdaki yönsemeyi belirlemek önem kazanıyor. Tanımlayıcı olan yönsemedir.

Çeşitli okullara bağlı politik akımlar, genel ve bir bütün olarak, tarih ve teoriyi bugünkü politik darlıklarına indirgiyorlar. Tarihyazımı onlar için, basit ve dolaysız bir işlem derekesine indiriliyor. Bilimsel yaklaşım bitiyor. Her şey, mutlak olarak, bugün bulunduklarını kabul ettikleri politik konumu meşrulaştırma araçlarına dönüştürülüyor. Bunun adına da "partizanlık" deniyor!

Bugünkü politik bilinçle tarih ve teori arasında bugünün gereklerinin hükümranlığını ilan ettiği önsel bir zorunluluk ilişkisi kuruluyor. Böylece, eleştirel yaklaşımın önü de peşinen alınmış ve her teori ve tarih çalışmasının bugüne "hizmet etmesi" garanti edilmiş oluyor. Objektivite, ideolojistik bir lunapark aynası vasıtasıyla çarpıtılıyor ya da yitiyor. Her kesim, kendinden başka her şeyi, mutlak olarak, önsel bir dışlamaya tâbi tutuyor.

Burada artık, tarih de bitiyor. Tarih, hep kendinin gerçekleştiği ve mutlaka gerçekleşeceği bir ereksel çizgisellik olarak anlaşılıyor. Geçmişte her zaman kendinizi emanet edebileceğiniz bir otoriteniz vardı ve size, huzur ve güvenle sadakat düşüyordu; gelecekte de, tarihsel haklılığı her olayla kanıtlanan -zaten olaylar, sırf çizginizin ne kadar doğru ve haklı olduğunu kanıtlamak için cereyan etmiyor mu!- çizgimizin kilitlenmiş direksiyonu size rehber olacak ve (size) öncekinden farklı olmayan bir yükümlülük düşecektir.

Her okul, kendi dar politik kulvarına hapsolduğundan, bütün'ü, dolayısıyla kendinin cüce konumunu algılayamıyor. Sözkonusu darlık ve onun dolaysız bilinci, aslında bir kesimsel -politik olmayan- bilinçtir. Politik bilinç bütünün bilincidir ve bu anlamda okullar (bütünsel) politik bilinçten yoksundurlar.

Tarihi, materyalizmin konusu yapmak, bir öznenin, bir akımın kendi tarihini de materyalist bir bakışa konu edebilmesidir. Buna zemin teşkil eden önerme, hiçbir akımın "tarih yapma konumuna erişememiş olması"dır. Hiçbir okul, 60 yıllık tarihin altından kalkacak tarihsel varlık gösteremedi. Bu tarihi, veri halleriyle okullardan birine kilitlenerek yazmak (ve anlamak) mümkün değil.

"Pratiğin ölçütü, kendini ancak belirli bir dönem sonunda gösterir" ve 60 yıl, okulların yaklaşımlarına ilişkin, yeterince "belirli bir dönem"dir. Pratiğin ölçütü göstermiştir ki, 1920'lerin sonundan bu yana varolan Marksist akımların hiçbiri, tarihsel-politik haklılığını bütünsel olarak kanıtlayacak bir eyleyiş ortaya koyamamışlardır. Tabii eğer 60 yıl boyunca bunu yapamamak "teorik haklılığı" da (teori-içi tarih dışında) berhava etmiyorsa...

Burada bizi gerçek bir gerilim bekliyor. Şimdiye kadar yapılanın tersine, biz, "eleştiri ve savunu"nun birlikte gerçekleşecekleri (ve bıçak sırtında durabilen) bir yaklaşım örneği sergilemeye gayret ediyoruz, bunun en doğru yöntem olduğunu savunuyoruz. Yapılagelen, ya sadece dışlayıcı bir eleştiri, ya da eleştirisiz bir savunu olmuştur.

Darkafalı okullu kibirinin bir yana bırakılması gerekiyor. Okullara kulak verilecek olursa, her yeni gelişmenin kendilerini doğrulamak için olduğu sanılır. Kur'an'da bütün gelişmelerin içerilmiş olduğunu bildiren mümininkiyle aynı olan bu idealist mantığın varlığını hala koruyor olması bile, durumun aciliyetini ortaya koyuyor. Onyılların birikimi olan sorunlar yumağı, kendileri o sorunların ürünü ve üreticisi olan okulların, halledebilecekleri, altından kalkabilecekleri cinsten değil.

Böylece ufkumuz, mantıksal nedenlerle de, okullar sınırını aşmalıdır. Okulların, kısırlaştırıcı, darlaştırıcı çeperinden, öncelliği belirgin olarak teoriye vererek çıkmak gerekiyor.

Okullar, kendileri üzerine bir bilinç geliştirme konumundan uzaktalar, onyılların alışkanlıkları ve önyargılarının yerleşikleştirdiği dolaysız bilinçleri bunu engelliyor. Bugün okulların tarihselliğini anlamak, ancak onların dışına çıkmakla mümkün görünüyor. Kendi tarihselliklerini tanımaktan mahrum olduklarından dolayı, özellikle bazı okullar ne kadar teori ürünü ortaya koymuş olursa-olsunlar, okullu Marksizm, kendinin bir unsuru olduğu tarihi teorileştirme, günün teorik sonuçlarına ulaşma yeteneğinden yoksundur ve okullu Marksist geleneklerin sekter varlıkları, içlerinde böyle bir dinamiğe tahammül edememektedir.

Uluslararası Marksist okullar ve akımların bulunduğu alanda egemen bir Marksizm anlayışının olmadığı bir "fetret devri" içindeyiz. Teorik-politik merkezsizleşme ve derin tarihsel parçalanmışlık, bir egemenliğin fiilen kurulmasının imkanlarını da çok önemli oranda daraltıyor. Okullar bir alanda bulunuyorlar; bu teorik bir soyutlamadır. Öte yandan, okulların çevresinde ya da üzerinde yükseldikleri alanda, artan oranda küçük yoğunlaşmalar ve hareketler gözleniyor. Bunlar bir yandan okullar arasında nesnel etkileşim köprüsü işlevi yerine getiriyorlar, fakat diğer yandan okulların yoğunluklarının sürekli azaldığı bir dönemde, hemen tümü okulların kadidi çıkmış gövdelerinden kopmuş bu dinç ve hareketli yuvarlar, okullar dışında, ama "alan" içinde yeni bir yoğunlaşma eğilimini cisimleştiriyorlar.

Bu küçük yuvarlar genellikle hala, kendi okullarının yörüngesinden çıkamamış durumdalar ve çoğunlukla birbirlerinin varlığından bile habersiz olacak ölçüde etkileşim imkanından yoksunlar. Tam bir geçiş dönemi, tam bir otoritesizlik dönemi, tam bir fetret dönemi...!

Uluslararası Marksizm açısından, şimdiye kadar görülmemiş sorunlar ve belirsizliklerle yüklü, ama pozitif imkanların da bu belirsizliklerde aranması gereken bir fetret devrindeyiz. Ne tek tek (teorik, politik, örgütsel) alanların sınırlarını dolaysızca belirlemek mümkün, ne de sınır çizgileri karmakarışık olan ayrı alanları dolaysızca üst üste getirebilmek... Bu, okullu normların geçerli olamadığı, geçerliğini koruyamadığı bir süreç. Marksizmi, okulların fukara sınırlarına hapsetmenin acil bir gerçeklik olarak imkânlarını bitiriyor olduğu bir dönemdeyiz.

Marksist olanla olmayanı ayırt etmenin hiç de okullu dönemlerdeki gibi kolay olmadığı bu dönemde, "Marksizmin genel alanı" deyimine somut bir hayatiyet kazandırmanın, hem durumu sağın olarak saptamak, hem de duruma en uygun tarzda yaklaşmak bakımından gerekli olduğunu düşünüyoruz.

Bugün, dünyada ve Türkiye'de, genel olarak Marksizm alanı içinde yer alan ve tarihsel kökenleri bir yana bırakılırsa ilk elde ayrıştırılma imkanı olmayan birçok ve karışık okul ve eğilim var. Bu yaklaşım, zorunlu olarak, alışılmadık ölçüde geniş bir yelpazeyle teorik-politik etkileşime girmeyi öngerektirir. Sınırların genişlemesi, eski sınır uyuşmazlıklarını farklı bir şekilde ele almanın yollarını aramak demektir.

Hangi sağduyu sahibi ve makuliyetini kaybetmemiş Marksist, bu kadar çok parçalı ve eski-yeni eğilimleri barındıran Marksizm alanının, tek-tipleşeceğini düşünebilir?

Özellikle, yaşadığımız geçiş döneminde, farklılıkların sürmesini karşılayabilecek, ayrımları bir üst-birlik içinde yoğurabilecek kapsayıcı ve bütünleştirici bir organik sentez çıkmasına elverebilecek kudrette bir bağlam kurmaya dönük olmak gerekmektedir.

Yukarıdaki ifadelerimiz, okullu Marksist akımlar açısından kabul edilemez niteliktedir. Okullu Marksist bir kafa, bu yaklaşımı anlayamayacaktır. İşte bu yüzden, "sorunsal" değiştirmek, kavramları başka bir bağlamda ele almak ve ifade etmek gerekiyor. Okullu Marksist yaklaşım tarzı, zorunlu tarihsel nedenlerle bir yana bırakılmalıdır.

B. MARKSİZMİN KRİZİ VE ÇAĞRISI

 

Krizin anlamı

"Marksizm, tam da, cansız bir dogma olmadığı, tamamlanmış, hazır, değişmez bir öğreti olmadığı, eylemin canlı bir kılavuzu olduğu içindir ki, toplumsal yaşam koşullarındaki  şaşılacak kadar beklenmedik değişmeleri yansıtmak zorundaydı. Bu değişme, derin parçalanmalar ve dağılmalarda, yalpalamanın her biçiminde, kısaca, Marksizmin çok ciddi bir iç bunalımında yansıyordu." (Lenin-1910)

Marksizmin krizde olduğu önermesi, Marksizmin nesnel durumunu isabetle saptaması yanında, aslında Marksistlere dünya-tarihsel yükümlülüklerini hatırlatma, onları muazzam görevlerine çağırma işlevine sahiptir. Zira uzun bir zaman boyunca Marksistler, Marksizmin kendilerine biçtiği ağır yükümlülükten "yakayı sıyırmışlardı" ve dünya üzerinde misyonlarına yakışır Marksistlere rastlanmaz olmuştu.

Bu bakımdan, Marksizmin krizde olduğu saptamasından önce, böyle bir saptamanın ne anlama geldiğini belirlemek gerekiyor. Kriz, süregelen ve alışılmış Marksizm kavrayışı, Marksizm anlayışı ve Marksizm pratiğinin, eski tarzda yaşayamaz hale gelmesi, değişen koşullara uyum sağlayamaması ve değişiklikler, dönüşümler geçirmek zorunda olması, yani koşullara uygunluk oluşturma zorunluluğunun ortaya çıkması durumudur. Kriz kavramının zamansal karşılığı olarak "fetret devri" deyimini kullanıyoruz. Biz, Marksizmde kriz olmadığı ve olmayacağı iddiasında olan huzurlu Marksistler arasında değil, krizden söz eden ve rahatı kaçmış Marksistler arasında konumlanmanın politik açıdan uygun tutum olduğunu görüyoruz.

"Marksizmde kriz var" diyerek liberal ya da post-Marksist olanlarla, "Marksizmde kriz yoktur (kriz Marksist olmayanların krizi!)" diyenler aynı teorik bakış açısından hareket ediyorlar: Marksizm bir dogmadır; onu geliştirmeye, değiştirmeye çalıştığınız anda onun dışına çıkmış, onu reddetmiş olursunuz!

Zaten var olan krizi, bilincimize yansıtmak, onun üstesinden gelmenin tek doğru yoludur. Marksizmde kriz vardır, demenin ve bunu çözmenin Marksist kalmakta ısrar etmekte yattığını ileri sürmenin çok riskli ve tehlikeli bir kulvarda olmak anlamına geldiği oldukça açık. Marksistlerin çoğunun aksini iddiada ısrar etmelerinin nedeni de bu...!

"Obscurum per obscurius ignotum per ignotius" (Karanlığı daha karanlıkla, bilinmeyeni daha bilinmeyenle aramak). Bugün, bundan başka çare yoktur. Sorunları çözmenin önkoşulu, onların varlığını görmektir. Sorunların ayyuka çıktığı bir dönemde, zaferin arşa yükseldiği dönemin tavrını sürdürmek cinayettir. Sorunları görmek için de onları görmeyi öğrenmek gerekir.

Krize yaklaşımlar

Okullu Marksistler, Marksizmin krizine bellibaşlı iki tür tepki geliştiriyorlar:

Birincisi, "benim Marksizmim iyidir" şeklinde ifadelendirilebilecek olan tepkidir. Ortada bir kriz olduğu kabul ediliyor, ama kriz kendisi açısından yokumsanıyor ve görmezden gelinemeyen sorunların sorumluluk ve suçu başkalarına yükleniyor. Yani krizden, yansıtma mekanizmasıyla sözümona korunuluyor. Bu yaklaşıma göre, klasiklerin Marksizmi, sadece kendi okuluna "yar olabilir" ve diğer okul ve eğilimleri sadece yeniden ve yeniden çürütür. Marksizmin ve Marksist hareketin krizde olması sözkonusu bile edilemez! Krizde olan ve aynı anlama gelmek üzere çöken, -okuluna göre- revizyonizm, Stalinizm, Troçkizm, Maoizm, Enver Hocacılık, popülizm ve bilumum anti-Marksist ideolojilerdir.

Bu, Marksizmin Hegelci kavranışıdır. Her yeni olgu ve yeni gelişme, Marksizmin (ve kendi okulunun) tezlerinin bir kez daha doğruluğunu kanıtladığı örneklerdir. Her yeni örnek, Marksizmin (doğru) özünün kendini bir kez daha dışavuruşu, dilegetirişi şeklinde anlaşılmalıdır. Burada, ne tarih(sel süreç) vardır, ne de Marksizmin tarihsel bir yapı olarak değişmesi ve gelişmesi... Marksizm, olmuş/olacak bütün değişimleri yapısında içerir. O, bir kez olmuş-bitmiştir. Yeni gelişmeleri birer görüntü olarak farketmek yeterlidir.

Marksizmin krizine ikinci tepki, "bereketi harekette aramak" şeklinde dile getirilebilir. Bu tepki biçiminde, (açıkça olmasa da) birtakım ciddi sorunlar yaşandığı teslim ediliyor gibidir. Hatta bazı yönelimler sessizce terkedilir ve diğer bazılarında da anlamlı bir suskunluk gözlenir. Sorunların varlığının teslim ediliyor (gibi) oluşu, sorunlar karşısında teslim olmak anlamına gelmez ve günlük pratikte bir direniş hattı tutturulmaya çalışılır. Bu yaklaşıma göre, "bir eylemsel başarı, bin krizsel ayıbı örter". İşçi sınıfı ve ezilen kitlelerin hareketi ile onlara dönük ajitasyona gömülünür, bu çalışmada yoğunlaşılır. Sorunlar, günlük yoğun pratik içinde unutulur. Zaten, güçlenirseniz sorunları da çözersiniz! "İleriye doğru atılan her adım, her gerçek ilerleme, bir düzine programdan daha önemlidir" dememiş miydi Marks? Biz, Lenin'in yanıtını yineliyoruz: "Teorik kargaşalık döneminde bu sözcükleri yinelemek tıpkı bir cenazede yaslılara 'gözünüz aydın!' demeye benzer."  Marksizmin krizine dikkat çeken bir Marksistin dediği gibi, işçi hareketinin ve politik ajitasyonun önemi inkar edilemez, fakat bunlar uygun bir açıklamanın, bakışın ve düşünsel boyutun yerini tutamaz. Marksizmin krizine karşı geliştirilen iki tepki, çoğu zaman iç içe bir şekilde aynı akımda görülebiliyor.

Lenin, siyasal yaşamı boyunca birkaç kez, Marksizmin ve Marksist hareketin geçirdiği dünyasal ya da ülkesel krizden söz etmiş ve her zaman, onu görmezden gelmenin ve "laf boğuntusuna getirip baştan savma girişimlerinin ne kadar tehlikeli ve ilkesiz olduğunu" vurgulamıştır.

Kriz karşısında Marksizm

"Marksist teorinin bir yerlerde saf haliyle varolduğu, doğrudan doğruya bir 'eylem kılavuzu' sayıldığı tarihsel mücadelelerin ve bunların sonuçlarının zorlu sınavına katılmadığı ve uzlaşmalara girmediği yolundaki bir düşünceyle yetinemeyiz. Marksizmi, kendi adına yapılan tarihten sorumlu tutmak çok idealistçe olurdu(...) Ama Marksist teorinin, Marksizmden esinlenen, ya da kendilerine Marksist diyen örgütlerin eylemlerinin önemli ya da belirleyici bir rol oynadığı bir tarihte içerilmediğini ve zorlanmadığını söylemek de aynı ölçüde idealistçe olurdu. Bir Marksist, ancak, pratiğin teoriye önceliği görüşünü ciddiye alır ve Marksist teorinin esin verdiği ya da kendisini kılavuz alan bir siyasi pratikte, bunun araç ve amaçlarında içerildiğini kavrar." (Althusser)

Marksizmin krizde olduğunu kabul etmemiz gerekiyor. Krizde olan, Marksist hareket (yani sadece "politik kriz"!) vs. değil, Marksizmdir.

Yaşanan krizin boyutu, Marksizmi sektörlerine ayırarak ele almayı ve böylece Marksizmi sözümona kurtarmayı imkan dışına itiyor. Öte yandan, Marksizm, bugünün Marksizmiyle vardır ve onu da bugünün Marksistlerinden ayırmak bütünsel bir yaklaşımla mümkün değildir. Epistemolojik açıdan Marksizmi bir teori olarak değerlendirmeye tabi tutabiliriz. Ve eğer sadece burada kalırsak Marksizmin krizini reddederiz; çünkü burada krizden bahsetmek, çürütülmüş olmaya, geçersiz olmaya tekabül eder.

Marksizmi, somut pratikle diyalektik ilişkileri içinde ve onun bir unsuru olarak, yani toplum/tarihsel "gerçek gerçek"le organik ilişki içinde olan bir bütün, bu anlamda (toplumsal tarihe) açık uçlu bir bütün olarak kabul ediyoruz. Marksizmi, tarihsel niteliğinden sıyırıp, bir dogma olarak, olmuş-bitmiş ve kitaplarda saklı ve sabit bir doktrin olarak ele alan inananlar açısından Marksizmin krizinden söz etmek tabii ki, küfürle eşdeğerdir.

Marksizm, Marx'ın bellibaşlı ilk yazılarından başlayıp, bugün yayımlanan Marksist dergi ve gazetelere ve hatta bir ajitasyon bildirisine kadar; Marksizm, Karl Marx adlı Almanya Yahudisinden bugün sağda-solda koşuşturan komünist militana kadar uzanan bir teorik-pratik bütünsel yapıdır. Marksizm, kendisini, tek tek ya da tüm olarak Marksistlerin düşünce ve davranışlarında ifade eder.

Marksizm teorik olarak, bilim-felsefe-politika üçlemli bir bütünsel yapıdır. Bütündeki (pratiğe) açık ucu, politika teşkil eder. Marksizm, tarihsel olarak, Marksistlerin teorik-pratik eseridir. O, sadece bir teori değildir ve hareketten kopuk, safiyetini koruyan bir Marksist teoriden söz edilemez. Marksizm'den Marksist teori'yi anlamak, onun bütünsel niteliğine aykırıdır. Marksizm, tanımsal kavranışı gereği, yaşanan, yaşanması gereken bir yapıdır. Bu yüzden Marksizm, sürekli gelişmeye açık ve geliştirilmesi gereken, hiçbir zaman "kemâle ermeyecek" bir oluşumdur. Ona, "işte bu!" demek, onun öleceğini ilan etmektir. Marksizmi, büyümesi hiç durmayan bir canlıya benzetebiliriz; kim, artık büyümeyen 10 yaşındaki çocuğun ciddi bir bünyesel sorun yaşamadığını iddia edebilir?

Marksizm "tanımı"nı, her defasında güncel tarihsel olgularla organik ilişki içine sokabilmek gerekir. Bu anlamda Marksizm, sürekli "gerçekleşmek" zorundadır. O, "hiç bitmeyecek bir kongre gibidir". Her şeyden önce Marksizm, arınık değil çelişkili bir bütündür. Yani krizsel öğeleri sürekli olarak bünyesinde taşır ve üretir. Ancak bazı tarihsel dönemlerde, Marksizmin çelişkili niteliği, "çatışkılı" bir tarihsel kimliğe bürünebilmektedir. Bu, tek tek unsurların içinde ve unsurların birbirlerine karşı "çelişkili" bir diyalektik tamamlama değil, birbirlerini mekanik olarak itme ilişkisi yaşadıkları anlamındadır. Artık bir parçalanma, teorik, politik, örgütsel merkezsizleşme, bir karışıklık dönemine, fetret devrine girilmiştir.

Diğer yandan Marksizmin bir sektöründeki kriz, belirli bir dönem içinde çözülmezse, "pratiğin ölçütü" kendini gösterir ve diğer sektörler de krizin sonuçlarını doğrudan duyarlar. Daha önce vurguladığımız gibi, yarım yüzyılı aşkın bir süre, "pratiğin ölçütü"nün hükümranlığını ilan etmesi için yeterlidir.

İçinde yaşadığımız yıllar ve henüz başlarında bulunduğumuz dönem, aslında, 1920'lerin sonundan beri yaşanan bir fetret devrinin, artık patlayan ve kendine son verecek maddi koşulları ortaya çıkaran son aşamasıdır. Marksizm, çözüm imkanlarının ortaya çıkamadığı (çıkmamıştır da ondan!) onlarca yıllık bir parçalanmanın son döneminin olumlu potansiyeliyle yüklüdür.

Krizin, şu ya da bu nedenle patlamasıyla, eleştiri, artık, acil bir teorik-politik gerek olmuştur. Marksizm alanında yer alan bütün okul ve eğilimlerin kendilerini bir diğeri ya da diğerlerine göre tanımladığı zemin kaymıştır. "Yorgan gitmiştir", artık bağımsız eleştirel bir etkileşim sürecinin önü açılmıştır.

Stalin'le teorik ya da tarihsel bağı olan okul ya da okulların, kriz öğeleriyle savaşa tutuşmasından söz edilmemiştir/edilemezdi. Buna karşılık diğer okullar da içine yuvarlandıkları, bütünlük ve uyum kapasitelerini geniş ölçüde kullanılmaz kılan süreğen savunma psikozundan dolayı, basit sadakat yarışını hiçbir zaman bırakamadılar ve krizle bağımsız ve ucu açık bir savaşa girişemediler.

Artık, Stalin'le başlayan geleneklerden çıkan dinamikler, genel olarak konumlandıkları politik alandan kalkarak önce teorik ve sonra politik krize hükmetme; Troçki ile başlayan geleneklerden çıkan dinamikler ise, genel olarak teoriden kalkarak önce politik ve sonra teorik krize hükmetme; bütünsel anlamda sorunsallarını ortaklaştırma ve özgül varlıklarına son verme aşamasına gelmiş bulunuyorlar.

Onyıllar sonra patlayan krizden yapısal olarak etkilenmeyen hiçbir okul yok. Hala aksini iddia edenlere, "ahmak ıslatan yağmuru" deyişini hatırlatırız. İlkede, teoride tertemiz olduğunu iddia edenler, ya da gerçekten öyle olanların varlığı her zaman kaydedilecektir. Ama "Feuerbach Üzerine Tezler"den beri biliyoruz ki, çözüm pratiğe ilişkindir ve "belirli bir dönem"den sonra teorik çözüm, teoride de çözüm olmaktan çıkma noktasına gelir.

Kriz öğeleri üzerine

Marksizmin bilim, felsefe ve politikasında; teorisi, politikası ve pratiğinde onyılların katmerleyerek biriktirdiği ve içinde bulunduğumuz dönemin yeniliğinden kaynaklanan ve bugün artık birçok örnekte süreğenleşme eğilimi gösteren, karar aşamasında olan çok ciddi sorunlar yaşanıyor. Marksizmin, dünyayı açıklama-anlama-dönüştürme şeklindeki bağlantılı dinamiğine işlerlik kazandırmak zorunludur.

Bir bilim olarak tarihsel materyalizm, son 60 yılda, toplumsal yapılarının değişim, gelişim ve dönüşümünü, tarihsel olay ve olguların dinamiğini izleme, nedenselliklerini ortaya koyma konusunda yeterli ürünler verememiş, burjuvazinin ideolojik ve bilimsel cephesini yeterince karşılayamamıştır.

Batının ileri kapitalist ülkelerinde yaşanan sosyo-ekonomik farklılaşmaların kendisi ve burjuva dünyasının getirdiği açıklamalar tarihsel materyalist bir analiz dizinine konu edilmemiştir. Burjuva dünyanın ideologlarının ve akademisyenlerinin tezleri karşı-yankısını bulamıyor. Post-endüstriyel toplum, yüksek teknoloji çağı, otomasyon, emperyalizmin yokoluşu, kafa ve kol emeği ayrımının birinci lehine ortadan kalkıyor oluşu, işçi sınıfının yok oluşu ya da kimlik ve bileşiminin önemli oranda değişmiş olduğu gibi ve daha bir dizi kavram ve olgusal teze karşı Marksizm cephesinden doyurucu karşı-tezler ve açıklamalar getirilmedi.

Kapitalizmdeki gelişmeleri ve sonuçlarını analiz etmenin zorunluluğunun üstü, aslında, "sosyalizm deneyleri" ifadesine karşılık gelmek üzere kabul ettiğimiz ülkelerdeki rejimlerin çöküşünün etkisiyle örtüldü. Marksizmin, kapitalizmin gelişmesini izleme ve olası yeni biçimlerini ve dinamiklerini belirleme gibi bir yükümlülüğü var. Bu, kuşkusuz, akademik bir yükümlülük değil.

Dünya çapında, çeşitli okullara mensup Marksistler bu konularda genel olarak ortak bir tavır geliştiriyorlar ve bilimin olması gereken yere politikayı yerleştiriyorlar. Böylece, rakip okullara karşı burjuvazi ile kesinlikle uzlaşmaz, en devrimci tutumu almış olduklarını göstermiş oluyorlar. Marksistler genel olarak, kriz öğelerine karşı, Marksizmi savunma adına refleksif bir tepki gösteriyorlar. Çağın temel niteliği değişmemiştir, diye politik bir tavır almak ile, değişip-değişmediğini ya da neyin değişmiş olduğunu incelemek birbirinin yerine konulamayacak ve farklı düzeylere ait konulardır. Marksitler, yaygın olarak, toplumsal yapıların çeşitli boyutlarıyla, en son Lenin'in tahlillerine uyarak donacağını, donmuş olduğunu sanıyorlar.

Lenin'in teorik-pratik eseri, Marks-Engels'ten sonra dünyanın, bir yandan, ne ölçüde değişmiş olduğunun, diğer yandan "aynı dünya" üzerine görüş ve yaklaşımların sınırsız geliştirilme ve dönüştürülme imkanının bizatihi tanıtıdır. Dünyanın, Lenin'den bu yana, Marks-Engels'in dünyasını da kapsayarak değişmemiş, önemli değişimler geçirmemiş olduğunu, bu anlamda Marksizme yeni katkılar yapmayı zorunlu kılan değişmelerin olmadığını (aslında; olamayacağını!) iddia etmek ciddiye alınması mümkün olmayan bir sav olur. Değişmenin olmadığını (ki, değişmeyen temel ve tali öğeler vardır ve olacaktır) iddia etmek için bile, bilimsel analizler yapmak gerekiyor; bu, yapılmamıştır.

Burjuva bilim adamları çeşitli teoriler ortaya atıyorlar. Bu teorilerin bilimsel olup-olmadığını anlamak, bilimsel yanları varsa onları ideolojik öğelerden arındırmak için esaslı çalışmalar yapmak, onları kendi alanlarında karşılamak gerekiyor. Bu, yapılmamıştır.

Marksizm, dünyayı tanımadan ve açıklamadan politika yapamaz. Politik tavrın yetmediği momentler vardır ve analiz, olmazsa olmaz bir gerek durumundadır.

Politik tavır, acil olarak bugünden, siperlerini, Marksizmin endüstri toplumlarına özgü bir ideoloji olduğu, post-endüstriyel toplumlara geçilen günümüzde Marksizmin geçerliğinin kalmadığı; emperyalizm ve savaşların çağının kapandığı, devrimlere gerek kalmadığı, işçi sınıfının sınıf olarak ortadan kalktığı şeklindeki bir dizi teze karşı inşa etmelidir. Ama bilimsel analiz, bu tezlerin hangi gerçeklere işaret ettiğini, hangilerini gizlediğini ortaya çıkarmazsa, politik siperler tahkim edilmez, politik savaşçı düşmanını zayıf-güçlü yanlarıyla tanımazsa, siperlerin çökmesi kaçınılmaz olacaktır ve olmuştur...

Mutlaka ortaya çıkmış/çıkacak olan "yeni ve canlı gerçeğin orijinalitesini incelemek yerine ezberlenmiş bir formülü ahmakça tekrarlamak" (Lenin) tavrı radikal bir şekilde bir yana bırakılmalıdır. Yeni nesnel gelişmeler, Marksizmin temel tezlerini yeniden ele almayı ve yorumlamayı gerektiren, ikincil tezlerinin eskiyenlerini iptal edip yenilerini geliştirmeyi gerektiren nesnel değişmeler mutlaka olmuştur. Ancak biz, neyin değiştiğini ve ne olduğunu yeterince bilmiyoruz. Bu anlamda, ısrarla koruyacağınız yaklaşımlarımızın hangileri olduğunu anlamak dahi bilimsel çalışmayı zorunlu kılıyor. Marks, yıllarını vakfedip Kapital'i yazdı; çünkü politika, her şeye kendi başına yetmiyor.

Burada, krizi, mekanik diziler şeklinde seyreden olayları karşılayamamak olarak değerlendirmiyoruz. Kriz, yapılmayanların ard arda gelerek ortaya çıkardığı "eşitsiz ve bileşik" birikimsel tabloya ilişkindir. Yoksa, tarihsel materyalizm de, başka bir bilimsel yapı da, tarih-toplumsal gelişmeleri bire bir olarak izlemeyi hiçbir zaman başaramayacaktır.

Bugün, dünya çapında yeni bir devrimci çağrı için, ileri kapitalist ülkelerin toplumsal yapısının ve ondan nasıl bir devrimci yönelim çıkabileceğinin belirlenmesi faaliyeti tayin edici önemdedir. Gramsci'den sonra, hiçbir Marksist, bu konu üzerinde anlamlı sonuçlar verecek bir yoğunlaşma göstermemiştir. Gramsci'nin çatışkılı vargıları dahi, üzerinden geçen yarım yüzyıla rağmen devrimci bir teste tabi tutulamamıştır. (Ve "çatışkı"dan başkaları yararlanmıştır.)

Tarihsel materyalizm şahsında Marksizm, Ekim devrimiyle başlayan ve dünya nüfusunun önemli bir çoğunluğunu doğrudan ilgilendiren, şimdilik "sosyalizm deneyleri" deyimiyle ifadelendirdiğimiz, 1989-90'da önemli ölçüde bitmiş olsa da halen bazı ülkeler nezdinde varlığını koruyan dünya-tarihsel sürecin etraflı bir açıklamasını yapamamıştır.

"Sosyalizm deneyleri"ne ilişkin olarak, dünya çapındaki çeşitli okullarda yer alan ya da onların çevresinde duran Marksistler, "üretici güçler teorisi"nden (öznelciliğin en uç görünümleri olan ve ideolojide süper solcu, politikada radikalizm adına çekilmeci kesimlerin yöneldiği) ideolojistik tarih anlayışına uzanan iki kutup arasında salınıp duruyorlar. "Sosyalizm deneyleri"ne ilişkin tarihsel materyalist bir uğraşın, Marksizmin bazı temel temalarına dek uzanan etkiler doğuracağını düşünüyoruz. Okullar, "sosyalizm deneyleri"ne ilişkin yaklaşımlarında ve kapitalizmle mücadelede "politik tutum"u nerede ise yegane ayıraç faktörü haline getirdiler. İlgili "deneyler"in ve kapitalizmin devrimci politik sonuçlara ulaştıracak çözümlemeleri yerine, stratejiler, "siyasal örneklere" ya da şiarlara dayandırıldı.

Örneğin, geleneğimizin "geriye dönüş ve sosyal emperyalizm teorisi", üzerinden otuz yıl geçtikten sonra hala, tarihsel materyalist bir çözümleme ile test edilmeyi bekliyor.

Marksizm, teorik, felsefi ve ideolojik olarak büyük bir güçle girdiği ve gücünü, içinde bir zaman boyunca sürdürdüğü yüzyılın sonunda performansından önemli kayıplar vermiş bir görünüm arzediyor. İnsanlık düşüncesinin ve dünya bilgisinin ulaştığı en ileri aşamayı kendine zemin yaparak ve en yetenekli düşünürlerin çabasında kurulan ve yükselen Marksizmin, günümüzde bu özel niteliğini koruduğunu söylemek epeyce zor. Marksizm günümüzde, hem "avami" özellikleri ağır basan bir dünya görüşü gibi konumlanıyor, hem de (böyleyken) bir dünyasal ya da bölgesel güç olmaktan oldukça uzak. Marksizmin, burjuva ideologlarca "aydınların afyonu" olarak nitelendiği  dönemlerde yaşamadığımız yeterince açık.

Ama Marksizmin felsefe ve genel olarak teori alanında, yapısal nitelikler gösteren birtakım sorunların yaşandığı yolunda bir bakış açısı, dünya Marksistlerinin gündemine, "Batı Marksizmi"nin teorik çabasından beri girmiş bulunuyor. "Batı Marksizmi"nin felsefeye yönelmesinde sosyo-politik nedenler kadar, felsefe ve genel olarak teori alanında uygun bir boşluk bulmalarının da rol oynadığı kanısındayız. Marksizm alanında yer alan okulların ortak özelliklerinden biri de, Marksist felsefeye mesafeli durmaları ve onunla ancak pratik-politikacılar olarak ilgilenmeleriydi.

Başlıca olarak Althusser tarafından ortaya konulan ve Marksizmin felsefesinin sadece uygulanmış olduğu, ama kurulmasının önümüzde bekleyen bir uğraş olduğu şeklindeki anlayış, tarihsel politik okulların genel olarak teori ve felsefeyle aralarına çektikleri duvar nedeniyle özellikle vurguya ihtiyaç gösteriyor. Zira kriz dönemlerinde felsefe yardıma çağrılır, özel bir role sahiptir; ama Marksist filozofların söylediklerinden çıkarıyoruz ki, yardıma çağrılan felsefe de sorunludur.

Bilim, felsefe ve politikanın Marksizmde yerinin ne olduğu ve bugüne kadar nasıl anlaşıldığı ve uygulandığı üzerinde durulmalıdır. Bu konuda Marksist okulların yaklaşımları arasındaki farkın teorik olmak yanında politik sonuçları nedir? Şimdiye kadar yapılmayan nedir? Krizin, bu üç sektörün birbirinden koparılmasından, aralarındaki diyalektik bağlantının uygun bir biçimde kurulamamasından kaynaklandığı, bir başka bağlamda ifade edilebilir.

Marksist teori ve politik hareketle işçi ve kitle hareketinin geçen yüzyılın sonlarından itibaren kurulmuş ve uzun bir dönem korunmuş olan birliği, bugün önemli ölçüde erimiştir. Marksizmin bu niteliğiyle, insanlık tarihi açısından, ancak büyük dünya dinleri arasında bir kıyaslama yapılabileceği isabetli bir yaklaşımdır. Marksizm, fikri anlamda, maddi güce dönüşmeye ilişkin muazzam kapasitesine yeniden kavuşturulmalıdır.

Bu durum, Marksizmin politik ve pratik düzleminde, dünyayı dönüştürme faaliyetinde görülen ağır bir kriz olarak yaşanıyor. Kriz en açık anlatımını burada bulduğundan, dünya yüzünde, neredeyse bütün akımlar politik krizin varlığını teslim ediyorlar.

Şu ya da bu şekilde iktidarda olunan ya da iktidara gelinen ülkeler de dahil olmak üzere, özellikle İkinci Dünya Savaşından sonra tarih, politik akımlar ve partiler bakımından yenilgi ve başarısızlıklarla, dağılma ve tasfiyelerle, politik saf değiştirmelerle dolu bir tarih oldu. Başarı politikanın gıdasıdır. Ama bu dönem boyunca başarı ve başarının yolunun nasıl bulunacağını gösteren politik duyu adeta unutuldu. Politik örgütler, küçük insan topluluklarının kendilerini duvarları ardında korumaya aldıkları küçük kaleler haline geldi.

İdeolojik ve politik olarak Marksizm, hegemonik niteliğini büyük ölçüde yitirdi. Marksist akım ve örgütlenmelerin hükmü, ancak kendi cüce örgütsel yapıları üzerinde kurulabildi. Tek tek politik örgütler, Marksist-olmayan muhalif politik akımlar üzerinde hegemonya kurmak bir yana, Marksizm alanında yer alan diğer akım ve örgütleri bile etkileme kudretinden yoksun, kapalı devre dünyalarının otokratı odaklar olabildiler ancak. Politik, ideolojik, teorik güç dağılması ortamında her yeni politik örgüt, nesnel olarak, Marksizm alanında yeni bir bölünme anlamına geldi; bugün bu özellik ayyuka çıkmış durumda.

Marksist politik hareketten ayrı düşmesi yanında, işçi hareketinin kendiliğinden düzeyinin doyurucu olduğunu söylemek mümkün değil. İşçi sınıfının mücadeleciliği, ileri-kapitalist ülkeler başta olmak üzere, politika mantığını işçi sınıfının sınırlarına hapsedenleri derin bir huzursuzluk girdabına sürükleyecek ölçülerde düşük seyir izliyor. İşçi hareketi bu düzeyiyle bile, komünistlerin içinde kaybolacakları bir niceliğe sahip. Klasik işçi hareketi dışında yer alan eski (ulusal vb.) veya yeni toplumsal hareketler gündemi her geçen gün daha güçlü bir şekilde dolduruyorlar. İşçi sınıfı hareketi, bugün, genel demokratik hareket dahil, çeşitli sosyal ve siyasal hareketleri yörüngesine sokacak bir çekim merkezi olma konumundan uzak. Dünya çapındaki ulusal hareketlerin, proleter devrim hareketinin bir parçası sayılabileceği dönem epeyce gerilerde kalmış bulunuyor.

C. TARİHSEL, TEORİK VE POLİTİK TEMELLER

Tarih: Troçki, Stalin, Mao, Enver Hoca

Aralarındaki çatışmanın, ardılları ve adlarına yazılan okullar aracılığıyla hala sürdüğü bu isimlerin, Marksizmin genel alanında kabul edilmesinin, günümüzün krizini atlatmayı mümkün kılacak bir tarihsel temel ve önemli oranda yitirilmiş olan sağduyunun yeniden kazanılmasının güvencesi olduğu düşüncesindeyiz. Bu, kuşkusuz hiçbir zaman bir nihai iddia anlamına gelmiyor, ama halen bulunduğumuz konum, Troçki ve Mao'yu (Stalin ve E. Hoca'yı), tarihe çekeceğimiz pozitif bir çizginin dışında tutmak için bir neden öne sürmüyor.

Biz, şüpheyi bu isimler lehine değerlendiriyoruz ve bugün Marksizm alanında kabul ettiğimiz okullardan hiçbirinin Stalin, Mao, Troçki ve E. Hoca gibi tarihsel kişiliklerden herhangi birini, en azından bizi ikna edecek bir tarzda, Marksizmin dışına atacak veriler sunmadığı kanısındayız. Üstelik, her bir okulun tarihe attığı sondajın ziyadesiyle sırıtan ideolojistik niteliği, bizi böyle bir önkabule zorunlu kılıyor. İdeolojistik tarih anlayışı terkedilmeksizin; tarihi, materyalizmin konusu yapmayı engelleyen çeperler kırılmaksızın sağlıklı bir tarih araştırılması yapılamaz.

Biz, şu aşamada, doğru yönelim yönteminin, ilgili tarihsel kişilikleri nasıl sahipleneceğimize ilişkin pozitif bir çaba olduğunu düşünüyoruz. Onları, birlikte ya da ayırarak, "nasıl sahiplenmeyeceğine" ilişkin bir çaba, bizim konumumuzdan teorik ve mantıksal bir anlam ifade etmeyecektir.

Troçki'nin Ekim devrimindeki rolünü anlatmaya gerek var mı? Lenin, ölüm döşeğinde giriştiği mücadele içinde çeşitli konularda Stalin'e ve diğerlerine karşı, Troçki'yle birlikte olmuş ve 1900'lü yılların başından ölene kadar, Troçki'yi, bütün çetin polemiklerine rağmen, bir an bile Marksizm dışında saymamıştır. Troçki, Ekim devrimine katkı yapan kişiler aranırsa, hiç kuşku yok, Lenin'den hemen sonra gelir. Troçki imajı, bizim geleneğimize küfür olarak girmiştir, oysa bir devrim önderi olan Troçki, geleneğimizin baş kişisi tarafından sürgün edilmiş ve öldürtülmüştür.

Troçki, ilk sosyalizm deneyine soldan ve sistemli bir eleştiri yönelten ilk Marksisttir. Troçki, yer yer gerçek zemininden koparak, olaylar karşısında devrimci tavırlar almış, en azından bunun için Marksizmin anladığı anlamda devrimci ısrarı hiçbir zaman bırakmamıştır. Bu nettir.

Sonuçta, bugün, sade bir sağduyuyla yaklaşırsak, Troçki'yi Marksizm dışında kabul etmeyi veri olarak almamıza neden olabilecek hiçbir esaslı neden bulamayız.

Mao, 1960-70'lerdekinden aykırı bir dalganın etkisiyle, bugün, "gözden düşen" Marksistlerin arasında ilk sıralarda yer alıyor. Mao'ya eleştiri ve onu Marksizm dışına atma, "köylü devrimcisi" olmasından başlar, Kültür Devriminden geçerek "Üç Dünya Teorisi"nde noktalanır. Bir köylü ülkesinde Marksist olmanın ve devrimi reddetmemenin hesabı, Mao'dan önce, tarihsel bir yapı olarak Marksizme ve özellikle Marksizmin genel olarak geri ülkelerde başarılı devrimler yaşanmasına ilişkin teorik-politik alanına aittir. Bu, Mao'nun Marksist niteliğine ilişkin temel başlangıç noktasıdır ve biz bunun, Marksizmin henüz dünya-tarihsel muhasebesini yapamadığı "sosyalizm deneyleri" başlığına ait bir konu olduğunu ileri sürüyoruz. Mao'yu, buradan başlayarak Marksizm dışına kovmada kaydadeğer bir ortaklık sergileyen okulların, ideolojizmin (işçi sınıfı nosyonunun tarih-dışı kavranışı) etkisinde olmakta ortak olduklarına inanıyoruz.

Mao, iktidardayken, kendisinin de yaratıcıları arasında olduğu pratiğe eleştiriler yöneltebilen bir Marksisttir. Mao, bu anlamda, iktidardayken devrimciliği sürdürebilme konusunda gözden kaçırılamaz bir örnektir. O, birçok sorunu beraberinde getirse de Kültür Devrimi gibi kitlevi devrimci bir atılıma önayak olabilmiş ve devrimci politikanın kumanda mevkiinde olması gerektiğini vurgulamıştır. Ama, o da, sonunda "Üç Dünya Teorisi"yle, tıpkı Stalin gibi, "devletli" davranıştan kaçınamamıştır.

Aşağıda, geleneğimizin ilgili tarihe ilişkin kabullerinin ne denli derin tutarsızlıklar içinde olduğunu birkaç vurguyla sergilemeye çalışıyoruz.

Geleneğimizin ve özel olarak içinden geldiğimiz akımın resmi anlayışına göre, Komintern 1943'de dağıtılıncaya değin Marksist bir örgüttür ve Stalin de Marksist bir önder olmaktan öte, Marksizmin evrensel bir kişisi ve "usta"larından sonuncusudur. İşte, Mao'nun önderliğindeki Çin Komünist Partisi, dünya komünist partisi olmak gereken Komintern'in bir üyesiydi ve Mao Zedung, 1953'de ölümüne kadar Stalin tarafından komünist bir önder olarak kabul gördü. Oysa biliniyor; geleneğimiz, ünlü Mao Zedung Düşüncesi'ni reddetme kampanyasından beri, Mao'nun ve onun ÇKP'sinin hiçbir zaman Marksist olmayan bir küçük-burjuva devrimcisi olduğunu iddia eder. Aynı şekilde TKP de, M. Suphi'den sonra komünist niteliğini yitirmiş bir örgüt olarak kabul edilmektedir ve bu örgüt Komintern'de temsil olunurken, lideri Komintern Yürütme Kurulu'nda görev alabilmiştir.

Geleneğimizin siyasal literatüründe, tekil birer olgu olarak ÇKP, TKP ve Komintern ile Stalin değerlendirilmiş, ya da daha doğrusu, bu unsurlara ilişkin görüşlerin beyan edildiği metinler kaleme alınmıştır. Ama, geleneğimizin (ve TKP-ML Hareketi'nin yirmi küsur yıllık) tarihinde, söz konusu tekil olguları bağlantılandıran, olgulara ilişkin resmi görüşlerini ilişkilendiren, kısaca, birden çok çelişkili olgunun yer aldığı bir tarihsel bütünlüğü, iç bağlantılarıyla ortaya koyan değerlendirmelere tesadüf edilmez.

Geleneğimiz içinde TKP-ML Hareketi, bu alanda bir adım atmış ve söz konusu tarihe yaklaşımın, "politik savunu ve devrimci eleştirel analiz" şeklinde ifade edilebilecek bir yönteme kavuşması gerektiğini belirlemiştir. Ama TKP-ML Hareketi'nin bu konularda şimdiye kadar sergilediği somut görüş ve yaklaşımlar, devrimci eleştirelliğin yanına bile yaklaşamamak yanında, basit bir tutarlılık testine dahi dayanamayacak yapıdadır. Stalin (ve Marksist tarihin diğer unsur ve figürleri) hiçbir zaman eleştirel bir yaklaşımın konusu edilmemiştir. Stalin, nasıl algılanıyorsa o şekilde, hiçbir sorgulama konusu yapılmaksızın "olduğu gibi", sadece refleksif bir tarzda politik olarak savunulmuştur. Sergilenen somut yaklaşımda, "devrimci eleştirel analiz"i peşinen iptal edecek bir şekilde, Stalin'in hatalarına kategorik olarak yer yoktur. Geleneğimiz, tarihi ve tarihsel kişi ve olguları teorik-politik cesaret göstererek açıkça hatalarıyla eleştirmeyi, hatalar ve yanlışların nedenselliğini ortaya koymayı ve bu arada ilgili tarihi burjuvaziye karşı politik olarak savunmayı mümkün kılacak bir teorik-politik konuma siyasal hayatı boyunca ulaşamamıştır.

Geleneğimizin resmi anlayış ve zihniyeti Stalin'e bu konuda aynen katılmayı öngörür. Ama bu durumda şimdi üzerinde durulan zemin sarsılacaktır. Stalin'e aynen katılınmıyorsa, O, birtakım ciddi hatalar yapmış demektir. "Ciddi", çünkü TKP gibi önemsiz bir örgütün gözden kaçmış olabileceği düşünülse bile, ÇKP dünya politikasını etkileyen bir politik devdi. Kaldı ki, dönemin TKP'sinin çizgisinin hiç de aykırı bir örnek olmadığını, Batı'nın büyük komünist partilerinin izledikleri yoldan ve bu yolu vazeden Komintern'den biliyoruz.

Nasıl oluyor da, "küçük burjuva örgütler" Komintern'e sızabiliyor ve sonuna kadar orada kalabiliyorlar. Bunun ciddi bir sorun, nedenleri ve sonuçlarının araştırılması zorunlu olan bir sorun olduğu yeterince açık değil mi? Ya, Stalin'in kendisiyle birlikte (aynen Stalin'in beyan ettiği gibi) ÇKP ve TKP hep birlikte Marksisttir -geleneğimizin resmö anlayışının mantığı bunu gerektirir, fakat pratik olarak kabul edilemez. Ya da, ortada bu ölçüde ciddi sorunlar varsa, sorunun politik sorumluları sorgulanmak zorundadır- geleneğimizin önündeki zorlu, ama ufuk açıcı yol budur.

Aynı durum, E. Hoca'nın yıllarca Mao'yu Marksist bir önder olarak kabul ettikten sonra, hiçbir özeleştiride bulunmadan reddetmesine ilişkin olarak da geçerlidir. Hoca'nın, "sessiz yıllar"a ilişkin gerekçelerinin hiçbir şekilde ciddiyeti ve en kanaatkar insanları dahi ikna edecek gücü yoktur.

"Çin devrimi Stalin'in iradesine rağmen gerçekleşmiştir" diyen ve bunda haklı olan Mao'yu Marksizm alanı dışına atarken, -salt bu konuda kalarak vurguluyoruz- Çan Kay Şek'le ittifakın bozulmamasında ısrar eden Stalin'i bu alanda tutmaya devam etmek, geleneğimizin devrimci ruhuna aykırı ve insafsız bir tutumdur. O nasıl bir Marksisttir ki "devrim yapma!" diyor, ve o nasıl bir anti-Marksistir ki devrimde ısrar ediyor.

Açık olan şu: Tarihsiz şablonlarımızın geçerliliği yok, gerçeği açıklama ve anlama kudretinden yoksun; tarih-bütünsel yeni yaklaşım ölçütleri koymak zorunlu...

Stalin ve dönemine ilişkin olarak, geleneğimiz, aynı türden bir devletin başında olan Enver Hoca kadar bile eleştirel bir tutum alamadı. İktidarın çok uzağında mücadele yürüten geleneğimizin kurumsal sınırlar tarafından hapsedilmeyen devrimciliği, açıkça ortada duran ve E. Hoca'nın eleştirdiği olguları görebilme yetisi sunmalıydı. E. Hoca, net olarak, Stalin döneminde parti yozlaşmıştır, kitlelerden kopmuştur, diyebilmiştir.

Stalin ve Mao'nun politik niteliklerine ilişkin sabit noktalarımızı, "değilleme" yöntemiyle belirleyebiliyoruz. Şimdilik, sadece iki örnekle yetiniyoruz. Sovyetler Birliği'nde, Stalin'in ölümünden sonra bir politik kopma yaşandığı nettir. Kruşçev'in Stalin'e dönük eleştirisinin (içinde haklılıklar da taşıyan ama) esas olarak reddedilmesi gereken tarihsel-politik bir anlamı vardır. Aynı politik kopma, bir başka yansımasını SBKP-ÇKP çatışmasında göstermiştir. Bu çatışma, basitçe, "madalyonun iki yüzü" şeklinde anlaşılamaz. Bu, gerçek ve tarihsel bir çatışmadır ve politik anlamları ve sonuçları olmuştur. Dolayısıyla, hem Kruşçev ile Brejnev, ve hem de Mao ile E. Hoca'nın temsil ettiği politik nitelik "Stalinizm" terimiyle karşılanamaz. Mao, E. Hoca ve Stalin, Marksizme ilişkin olarak ötekilerden kategorik bir farklılık gösterirler.

Kapsayıcı olmak ve sektarizmden uzak durmak, çok açık, bugün teorik olarak gerekiyor, fakat bu bize politik olarak da gerekiyor. Bugün, çeşitli akımlar arasındaki geleneksel ayrımların yok olması sürecine giriliyorken, bu akımlar arasındaki etkileşimi ("ilişki"yi değil, birbiriyle mücadele etmeyi mümkün kılacak ortak zeminde olma anlamında etkileşim!) güçlendirmek varken, zayıflatacak bir konuma niçin girelim? Fakat bu arada, ayrımların bilinçlerde hala önemli ölçüde, "maddeyi izleyerek" varlığını koruduğunu ve eski ayrımların yok olma sürecine girmesinin gerçekte, yeni ayrımlar ortaya koymak için alan açmak anlamına geldiğini vurgulamalıyız.

Biz tarihle, politikamıza yön verecek teorik bir sentez çıkarmak için ilgileniyoruz. Bütünsel Marksist oluşum, okulların aritmetiksel bir toplamı olamaz.

Troçki, "sosyalizm deneyleri" pratiğinin kavranması için tarihsel materyalist bir kanal açmıştır. Onu, Dördüncü Enternasyonal'in de teslim ettiği üzere, kısmen Mao devralmış ve Troçki'nin açtığı kanala, Mao ve E. Hoca da girmiştir. Mao ve E. Hoca, politik yer açısından Troçki'den ve onun adıyla anılan gelenekten çok ayrı durmuşlardır, ama teorik bir soyutlama bakımından, onlar arasında esas olarak bir tamamlayıcılık ve süreklilikten; ama ancak çok farklı türden bir ayrılıktan söz edilebilir.

Geleneğimizin "geriye dönüş" teorisinin kaynağının Troçki geleneği olduğunu reddetmek ancak politik olarak mümkündür, ama teorik olarak değil.

Mao ile başlayan yönelim, devrimci bir damara hep sahip olmuştur. Mao'nun, Kruşçev'e karşı Marksizmin genel ilkelerini ve devrimi savunmasının büyük ve kategorik önemi, hiçbir Marksist tarafından inkar edilemeyecek ağırlıktadır. Devrimci tavrını koruduğu sürece Mao'nun gölgesinde hareket eden E. Hoca'nın, devrimi savunarak Mao'ya karşı çıkışı da, geleneğimizin dayandığı dinamik bakımından önemle kaydedilmelidir.

Bu gelenekler, bugün bize parçalı ve kısmi olarak bir şeyler getirmişlerdir. Bizlere bıraktıkları, eksik ve hata, doğru ve yanlış, iyi ve kötüyü iç içe barındıran, ayrıştırılması gereken ve genel olarak bir ve aynı yöne akan, karmaşık ve çoklu tarihsel kanallardır. Bütün sorunlarına rağmen, bu kanallar, ayrı ayrı okullardan Marksistler olarak bizi bugüne getiren, tarihle bağımızı kuran, bizim Lenin ve Marx'a tarihsel olarak uzanmamızı sağlayan birer tarihsel veridir. Ama hiçbir kanal, bizim Lenin'le aramızda oluşan bütünlüklü bir miras, teorik-politik-pratik bir kesintisizlik eşiği teşkil etme durumunda değildir.

Leninizm, Marksizmin bütünlüğe ilişkin bir yeniden-yaratımıdır. Lenin'in teorik-pratik eseriyle Marx'ın Marksizmi daha anlaşılır, daha doğru, daha gerçek kılınmıştır. Lenin'in Marksizmi olan Leninizmle ("emperyalizm ve proleter devrimleri çağının Marksizmi" anlayışı, teorik olarak aritmetiksel, mekanik bir dizilim olarak gördüğü için yanlıştır. Leninizm Marksizme içseldir. Bunun, Lenin'in Marksizm karşısındaki konumunu basitleştirdiğini düşünüyoruz) Mark-Engels'in teorik-pratik eseri olarak ortaya koyduğu "Marksizm" -bir soyutlanma olarak varlığı dışında- yerini, ilk Marksizmden farklı olmayan, fakat aynı da olmayan bir sentez olarak Marksizm'e bırakmıştır. Marksizm, her zaman Lenin'in yaptığı türden (bütünsel) yaratımlara ihtiyaç duyar. Hiçbir gelenek, Lenin'den sonra, bu yükümü yerine getirememiştir.

Bu arada, tarihe bakışımıza yön vermek bakımından, bize önemli görünen bu yönelime değinmek gerekiyor. İkinci Enternasyonal'in çöküşünden sonra ayrışan sosyal demokrasi, bir daha Marksizme yönelik ayrışmalar yaşamadı. Ama, Sovyetler Birliği ve bağlı ülkelerin çöküşüyle pro-Sovyet bazı akımlarda devrimci yönelimler ve Marksizmin genel ilkelerinin yeniden savunusu gündeme gelmiştir. Yaklaşık yarımyüzyıl sonra, bu gelenek bile bünyesinden böyle tepkiler üretebiliyorsa, o toplumlarda (ve geleneğin kapitalist ülkelerdeki temsilcilerinde) birtakım tutamak noktaları arayışını tümden bir yana bırakmamak gerekebileceği şeklinde bir olumlu şüphe herhalde yanlış olmayacaktır.

Bu konulara yaklaşım tarzı olarak, okullu Marksizm gibi, anlayışını tarihsel kanallara hapseden Marksizm gibi davranmamak asıldır. Tarihe ve güne sekter olmamak, bir parçayı bütün yerine koymamak için, pro-Sovyet akımlarda yaşanan sarsıntı nezdinde bir neden daha buluyoruz.

Parçalanmışlık, Marksizmin tarihsel mirasını da parçalı olarak edinmeyi dayatmıştır. Geleneğimiz, R. Luksemburg'un Marksist olduğunu kabul eder. Ancak onun, bilinen anlamda Leninist olmadığı yeterince açıktır. Bu yüzden, R. Luksemburg'a, protokolde Marksizm sıralarında yer verilmesine rağmen Stalin'le başlayan okullu sekter ruhtan dolayı, o, hiçbir zaman gerçek bir eleştirel politik edinimin konusu olmamıştır.

İçinde bulunduğumuz huzursuzluk, müminlerin huzur duygularına bin kat yeğdir.

Yapmak istediğimiz ve doğru olduğunu düşündüğümüz faaliyet, Troçki, Mao, Stalin ve E. Hoca'yı uzlaştırmak gibi idealist bir çaba olmayacak. Bu adamlar arasında zaten nesnel-tarihsel ayrımlar var. Gerçek ayrımlar... Ayrılıklarının nedenleri var, ve aralarında haklı-haksız, doğru-yanlış var. Bizim yapacağımız şu: İlgili figürlere dayanan tarihsel çizgilerin var olma nedeni ortadan kalkıyor. Dolayısıyla biz, safiyane bir uzlaşmadan, birleşmeden değil, yeni ayrımlardan, çizgileri dikine kesen yeni ayrımlardan yana tavır koymak gerektiğini düşünüyor ve faaliyetimizin temellerinden birini burada buluyoruz.

Teori: Batı Marksizmi ve Althusser

Politik okullarda temsil edilen Marksizm, "olağanüstü basitlik ve yüzeyselliğiyle kendi sorunlarının bütünselliğinden hepten habersiz olan vulgar Marksizm"di. (K. Korsch). Dünya-tarihsel düzlemde Marksizm, sadece politik ve ideolojik parçalanmalar yaşamamış, parçalanma 1920'li yıllar içinden başlayarak Marksizmin genel olarak teorisi ve politik hareketi arasında da gerçekleşmiştir. Söz konusu okullar, Marksizmin genel olarak teori alanında edinimini, yeniden-üretimi faaliyetini örgütleyemiyorlardı.

Altmış yıllık dönem boyunca teoride Marksizm arayışı bizi "Batı Marksizmi"ne ulaştırıyor. "Batı Marksizmi", başlıca olarak Lukacs, Korsch, Gramsci ve Althusser'in aralarında yer aldığı düşünürler tarafından, hem bir açmazı, hem de bir çözüm yolunu belirtmesi bakımından ortaya konmuş ve oldukça aykırı olmalarına karşın birtakım genel zeminleri paylaşan eserler bileşkesidir. Batı Marksizmi, bir hastalık ve bir zorunluluktur. Ancak politik hareket düzleminden koparak ortaya çıkabilmiştir (fakat bunu tek yanlı anlamamak ve bu durumu doğuran politik hareket düzlemine ait sorunların kategorik yerini vurgulamak gerekiyor), ve Batı Marksizmi, Marksizmin teori alanından çekilmemesi zorunluluğunun, Marksizmin teorik sektörünün trajik eksikliğine karşı bir kısım Marksistlerin tepkisinin zorunlu sonucudur.

Dünya ölçüsünde Marksizm, geçen dönemde, politik olarak, aralarında geleneğimizin de yer aldığı okullar tarafından; özgül teori dünyasında da esas olarak Batı Marksizmi tarafından temsil olunmuştur. Söz konusu tarihsel dönemde, genel olarak teori alanında temsiliyet yüklenecek başka bir teorik odak olmamıştır. Ancak Batı Marksizmi, teori içinde felsefö bir sapma göstermiş ve politikanın teorileştirilmesi ile tarihsel materyalizm alanına doyurucu bir yönelim sergilememiştir.

Bu anlamda, bulunulan alanda dahi bütünsel bir yapı olunamamasıyla Batı Marksizmi de Marksizm tarihinde ancak parçalı ve kısmi bir yer işgal etmek durumundadır. Üstelik Batı Marksizmi de türdeş bir nitelik göstermiyor ve kendi içinde eğilimlere ayrılıyor. Batı Marksizminin teorik dünyası içindeki ayrım çizgileri ile okullu politik Marksizmin ayrım çizgileri arasında birtakım benzeşimler ve giderek paralellikler bulunduğunu ve bu hususun, içinde bulunduğumuz dönemin bizi bekleyen yükümlülükleri açısından yol açıcı nitelikler taşıdığını düşünüyoruz.

Bize göre, Batı Marksizmi içindeki ayrımlardan bahsolunduğunda Althusser'in teorik binasının zemini, bütünsel Marksist oluşum uğraşında "teorik bir en uygunluk" taşıyor. Althusser'in bazı çıkış noktaları (ama varış noktaları değil) ve vargıları (ama bu vargıların öncülleri değil), bulunduğumuz tarihsel-teorik konum bakımından doğru soru sorma ve uygun sorunlara yöneltme olarak belirleyebileceğimiz etkin bir işlev kazanıyor.

Althusser'in ortaya koyduğu zemin, sosyalizmin yüzelli yıl sonra yeniden ütopyacılığa dönmesine karşı önsel teorik engel işlevi görmektedir. Sosyalizmin, bilimsel sosyalizmi atlayarak, ütopyacı aşamasından yeni bir ütopyacı aşamaya yönlendirilmesi, bugün Marksizmin bayrağını arşa yükseltenler arasında var olan güçlü bir eğilimdir. Ütopyacı sosyalizm, burjuva egmenliğinin gücüne karşı bir savunma hattı olarak yükseltilmek isteniyor. Ütopyacı sosyalizm, proletarya hareketinin dünya-tarihsel sorunları ve başarısızlıklarına, Marksizmin yenilgilerine karşı analizden kaçma ve düşe dalma eğilimi olarak beliriyor.

Onlar, Kant'ın "öğüdüne" uyarak, "inanca yer vermek için, bilgiyi yerinden ediyorlar"; gelişmelere akıl yetiremiyorlar ve buradan, zaten aklın yetemeyeceğini düşünüyorlar ve inanca sarılıyorlar. Marksizmin bilim (de) oluşunu reddetmek, onu bir politika, bir ideoloji ya da olumlu bir ütopya olarak son gelişmelere karşı, sadece inançla ve ortodoksça savunmak, aslında Marksizm-içinde, dışarıdaki akımlardan en tehlikeli etkilenme yollarından biridir. Bilimsel devrimci sosyalizmin yeni bir yükselişini yaratma döneminin öngünündeyiz.

Althusser'in teorik tezlerinin bugünkü tarihsel sonuçlarını ve ilgili yaklaşımları izliyoruz. Althusser, içinde bulunduğumuz dönemde, bütünsel (teorik-politik-pratik) Marksizmin tarihsel olarak ortaya konması bakımından çok önemli bir çatışmanın, Marksizm ile post-Marksizm arasında cereyan edecek mücadelelerin dinamik bir unsuru olarak beliriyor. Bu çatışmanın kavranılacak halkası Althusser'de cisimlenen sorunsaldır. Marksizmin, bir felsefö ütopya; Marksist politikanın konjonktürleri görmeyen ve taktiksiz bir stratejik belirleme (genel politika ya da sınıfçı politika) olmadığını görmek için, fakat bu arada bütün'ü de yitirmemek için Althusser'in Marksist klasiklerden soyutlayarak koyduğu anlayışın elverişli bir zemin sunduğunu ileri sürüyoruz.

Politika: Harmanlanma yaşanıyor

Bugün dünyanın birçok ülkesinde, Troçki ve Stalin, Mao, E. Hoca geleneği ve birtakım pro-Sovyet akım ve örgütler arasında, alışılmadık ilişkilerin yaşandığını ve eski çizgisel ayrılıkların aşınmaya başladığını görüyoruz. Ancak bu gelişme, daha ileri sonuçlar veriyor ve okullu niteliklerini aşmış yeni şekillenmeler ve çekirdekler filizleniyor.

Aralarında derin tarihsel ayrılıklar bulunan gelenekler arasında yaşanan bu durumu, üzerinde hareket tarzımızın şekilleneceği üçüncü temel dayanak noktası olarak değerlendiriyoruz. Politikanın temel sorunları, tarihsel kökenden kaynaklanan niteliklerle değil, başka ve yeni bir zeminde ortaya çıkacak kaynaşma ve ayrışmalarla çözülebilirlik kazanacaktır. Bu, bir fikir olarak da yaygınlaşmaktadır.

Güney Amerika'da, Avrupa'da, Afrika ve Asya'nın bazı ülkelerinde, eski SB toprakları ve Doğu Avrupa'da farklı okullara mensup politik örgütler arasında, görülmedik ilişkiler yaşanıyor ya da yeni ortaya çıkan birtakım politik örgütlenmelerin, tarihsel çizgiler çerçevesinde tanımlanması mümkün olamıyor. E. Hoca geleneğinin dünyadaki en güçlü partisi olan Brezilya Komünist Partisi'nin 92 başındaki kongresinde aldığı kararlar, ve çeşitli uluslararası ve bölgesel toplantılarda ortaya koyduğu görüşler, geleneğimizin bu konuda taşıdığı bir temel yönelimin uç noktalarından olması bakımından çok önemlidir.

Güney Amerika'da 1990'dan beri her yıl gerçekleştirilen ve (Maocular, Troçkistler, E. Hocacılar, pro-Sovyetikler, devrimci-demokratlar gibi) oldukça heterojen bileşimlere sahip toplantılar, politik okulların uzun ve kısır bir döneminin bitiş işareti olarak algılanmalıdır. Avrupa, Afrika ve Asya'nın bazı ülkelerinde eski Hocacı, Maocu ve Troçkist örgütler arasında organik birleşmeler kaydediliyor.

Biz burada, buluşulan ortak zeminlerin yeterli  ve ideal olduğunu düşünmekten çok uzağız. Ancak, zorunlu olan yeni ayrım halkalarının dinamiği bu zeminlerde filizlenecektir.

Pro-Sovyet akımların ezici bir çoğunluğu bir daha ağızlarına almamak üzere Marksizmi lafızda da bıraktılar, ama bu akımlar içinden radikal vurgulu ve Marksizme dönük bir kısmi yönelimi vurgulamak gerekiyor. Bunun Türkiye'de ve dünyada örnekleri var.

Geleneksel devrimci demokrasi içinde yer alan akım ve örgütler, dünya çapında büyük bir yeniden-tanımlanma ve ayrışma süreci yaşıyorlar. Bunların büyük bir kısmı (sol) sosyal demokrasi ve (devrimci olmayan) radikal demokrasiye yönelirken, Marksizmle yeni bir ilişki kurmaya eğilim gösterenlerin varlığı belirlenmelidir.

Bir diğer ve çok önem verdiğimiz ayrışma ve kopma süreci daha var. Okulların içlerinde görülen yeknesaklık yerini bir çokbaşlılığa bırakırken, ortaya çıkan ayrışma eğilimleri eşitsiz bir şekilde ve görünürde yatay olarak diğer eski okullardan birine yönelir gibiyken, dikey ve sıçrama zorunluluğu doğuran bir ayrışma dinamiği, okulları  aşmaya dönük bir dinamik, aynı kanalda ya da ayrı olarak beliriyor. Şimdi, tek tek okullar, kendi içlerinde görülmemiş bir ayrışma, çokbaşlılık (ya da daha doğrusu başsızlık) yaşıyorlar. Biz bu ayrışan dinamiklerden birini, geleneğimizde ve diğer geleneklerde, kendi adımıza yazıyoruz.

Fakat hiçbir gelişme tek bir sonuç çıkarmak üzere programlanmıyor. Genel bir bütünlük olarak işaret ettiğimiz ve olumlu sonuçlar çıkardığımız yönelimin sahibi olan politik akımlar, gerçekte hiçbir şekilde netleşmiş değiller. Dönemin gereklerine uygun Marksist yönelimle liberal temalar, Marksizmin sekter kavranışına tepkiyle klasik revizyonizm, örgütlere hapsolmuş politikaya tepki ile tasfiyecilik... çok kere iç içe ve birlikte yürüyorlar.

3. Bölüm