|
|
Melik KARA
Ankara - 1995 |
1. BÖLÜM
TÜRKİYE'DE MARKSİZM: TIKANMA VE YENİDEN TANIMLANMA SÜRECİ
A. PRATİK POLİTİK DÜZEYDE GERÇEKLEŞEN MARKSİZM
B. KÜÇÜK BURJUVA DEVRİMCİLİĞİNİN KIRILAMAYAN NÜFUZU
C. AYRIM ÇİZGİLERİNİN YENİLENMESİ SÜRECİ
2. BÖLÜM
A. GENEL OLARAK MARKSİZM ALANI VE OKULLU PARÇALANMIŞLIĞIN AŞILMASI
B. MARKSİZMİN KRİZİ VE ÇAĞRISI
C. TARİHSEL, TEORİK VE POLİTİK TEMELLER
Tarih: Troçki, Stalin, Mao, Enver Hoca
Teori: Batı Marksizmi ve Althusser
Politika: Harmanlanma yaşanıyor
3. BÖLÜM
HAREKET TARZI/NEREDEN BAŞLAMALI?
Kriz zamanı ve teorinin öncelliği
Tarih ve çıkış zorunluluğu: Ayrılarak birleşebilmek
BÜTÜNSEL MARKSİST OLUŞUM YOLUNDA
BİR GİRİŞİM İÇİN GENEL ÇERÇEVE TASLAĞI
"Başka bir dünyadansınız siz, bu dünyadan çok ileride, ama öylesine ileride ki siz çok çok gerilerden geliyorsunu." (J. Guitton'dan Althusser'e)
GİRİŞ
Marks'ın ölümünden sonra yazdığı bir mektupta Engels şöyle diyordu: "Proletarya hareketi sürüyor ama, kritik anlarda Fransızların, Rusların, Amerikalı ve Almanların, ancak durumun dahiyane ve çok yönlü bilgisine sahip olan birinin vereceği berrak ve tartışma götürmez öğüdü edinmek için kendiliklerinden yüzlerini döndükleri merkezi nokta artık yok." Engels, bu sözlerin ardından, "yerel ve küçük adamların" artık serbest kalmalarından duyduğu kaygıyı dile getiriyordu.
Bugün, "yerel ve küçük adamlar" çok serbest bir durumdalar ve bugün, serbesti bize kaygıdan çok umut veriyor. Çünkü, artık olmayan merkezi noktalar çoktandır yeterli ve iyi öğütler vermekten uzaklardı.
• Dünya Marksizmi, boyutları gelecekte daha iyi anlaşılacak ağır bir dönemden geçiyor. Dönem, kendini aşmanın imkanlarını sunacak bir olgunluğa erişiyor.
• Marksizmin ihtiyaçları, dünya-ölçekli yükümlülükler doğurmaktadır. Yükümlerin dünyasal boyutları, enternasyonalist bir çaba ve ufka sahip olmayı yakıcı bir aciliyet haline getirmektedir.
• Tarihsel-politik okullar varlık nedenlerini yitirmişlerdir. Onlardan birini baz alarak yükümleri anlamak bile olanaksızdır.
• Komünist hareketin tarihsel kazanımları olan örgütsel yapılar, sekt ruhunu aşan ufuklara taşamayacak darlıktadırlar.Sosyo-politik yapının ve Marksizmin acil gereklerini karşılamak, enerjilerini kendi dar ve eksikli dünyalarının acil gereklerine hasreden örgütsel yapıların işi olmaktan çıkmıştır.
• Örgütler, teorik-taktik tıkanma sürecine girmişlerdir. Tıkanıklığı, teori yönünden, örgütlerin içinden yapılacak müdahale ile aşma imkanı kalmamıştır.
• Örgütler enflasyonunu, örgüt yaratmayı önceye alan bir süreçle, bir örgüt kurarak kamçılamak, ancak örgütlerin sorunlarında boğulan yeni bir örgüt olmakla sonuçlanacaktır.
• Türkiye'de politik Marksizm için bir teorik-politika misyonu oluşturmak gerekmektedir. "Kafalarımız artık omuzlarımızdan daha sağlam olmalı!" (Y. Öner)
Elinizdeki yazı, yukarıdaki vargıları kısaca açımlamayı amaçlıyor. Sunuluşu, araştırma değil, vargılarımızı sergileme tarzındadır. Bu yüzden, ilk elde, önsel birtakım yaklaşımlarla karşılaşıldığı izlenimi uyandırabilecektir.
Bir analiz ve teorik-politik yaklaşım zemini oluşturmak istiyoruz. Bu taslak, ancak kendi üzerinden mümkün olacak analizler vasıtasıyla zincirleme gözden geçirmelerle karşılaşacak ve tekrar tekrar yeniden kurulma ihtiyacı duyacaktır. Analizlerimizin sonuçlarından korkmuyoruz. Ama şimdiki vargılarımızın da organik bir sürecin sonucu olduğunu vurgulamalıyız.
Bu taslak, bir saptama işlemidir; öyle algılanması ve okunması gerekiyor. Özel bir dinamik içinde ve özel bir geçişlilik içinde bulunan bütünsel (düşünsel-politik/tutumsal-pratik) konumumuzu, bir anında fotoğraflamaktır. Böylece, yaşadığımız geçiş sürecine bir kısmi zemin olması bakımından, nereden nereye gelmiş olduğumuzu ve yönelimimizi belirlemeye yardım edecek bir "düşünsel kazık"tır.
Elinizdeki taslağı, bir etkileşim sürecinin sağlıklı yürümesi amacıyla, uygun ifade etmeye çalıştığımız ve sınırları kesik çizgilerle belirlenmiş bir tartışma çerçevesi olarak öneriyoruz.
Ek olarak sunduğumuz yazılar, içinde bulunduğumuz sürecin çeşitli zaman ve düzeylerdeki belgeleridir. Bugünkü düşüncelerimize ilişkin birçok tutamak noktasını, o zamanlarda bulmak ya da tersi sonuçlara varmak pek mümkün ve o kadar da doğal.
Yaklaşım zeminimizin, henüz başlangıç aşamasındayken, on yılların deneyim birikimine ve şekillenmişliğine sahip "okullu yaklaşımlar" karşısında önemli ölçüde avantajsız, karmaşık ve çelişkili olması doğaldır. Bu durumdan, bilenmek dışında bir sonuç çıkarmıyoruz.
Görüşlerimizi, örgütler alanında ya da bizim düzlemimizde bulunan Marksistlerin eleştirilerine sunuyoruz.
1. BÖLÜM/TÜRKİYE'DE MARKSİZM: TIKANMA VE YENİDEN TANIMLANMA SÜRECİ
A. PRATİK-POLİTİK DÜZEYDE GERÇEKLESEN MARKSİZM
Örgüt, politikanın kurumsal ifadesidir. Örgüt olmadan politika yapılamaz. Ancak örgüt-politika ilişkisinde politika, "kumanda mevkiini" hiçbir zaman terk etmemelidir.
Her ülke kendi özgüllüğünü, Marksizm gibi uluslararası bir teori ve harekete karşı da dayatmanın yollarını buluyor. Marksizm Türkiye'de (esasen 60'lı yıllarla başlarsak), kısa bir kültürel edinim (teorik, ideolojik vs. değil kültürel!) dönemi ardından, politik-örgütsel yanıyla 1970'li yılların başında anlatımını buldu.
Yeterli bir teorik olgunlaşma süreci yaşanmadan pratik-politik ifadelerini (örgütsel yapılarda) bulan Marksizm, o andan itibaren Türkiye'de Marksizme ilişkin kendine misyon biçenlerin önceliklerini de belirledi. Bu, kuşkusuz tarihsel bir kazanımdı, ama yirmi yılı aşkın bir sürenin ardından, hala ilk kazanım kategorisinin geride bırakılmamış olması, bugün çubuğun kazanım yönüne değil, kazanımın eksikliliğine doğru bükülmesini zorunlu kılıyor.
1989'da belirttiğimiz (Akıntıya Karşı Devrimci Ayıraç) gibi, 1970'lerin başından günümüze uzanan Marksist hareketin bu niteliğini tanımlamada "yarınımıza uzanan tarihsel sürecin göz önüne alınması" tayin edici bir yere sahiptir. Ve dört yıl önce de vurgulamıştık ki, " ilk haldeki Marksizm'i boyutlandırmak ve geliştirmek, Marksistlerin Marksist kalmalarını sağlayacak temel çabadır".
Artık, Türkiye'de Marksizmi tanımlama ve anlamada, yarınımıza uzanan tarihsel süreci, bizim de içinde mütevazı bir özne olarak rol ve etkimizin olacağı yeterince belirginleşmemiş kanalın işlevini gözönüne alma zamanının gelmiş olduğu bir evredeyiz.
Geleneğimizi oluşturan komünist örgütler(TKP-ML Hareketi,TDKP, TİKB, TKİH ve bir anlamda Kawa), tarihsel sınırlarla sakatlanmış, yetersiz ve eksikli bir nitelik sergiliyorlar. Bu yapılar, içinde bulunduğumuz dönemde bütünlüklü bir tıkanma sürecine girdiler. Klasik anlamda teorisiz ve taktiksiz bir politik varlık sürecinden sonra, bir yandan yıllar boyunca aşılamamış sorunların birikimi, öte yandan yeni ve alışılmadık ölçüde kapsamlı sorunlar karşısında teori edinimi ve politikanın taktiksel kavranışı şeklinde ifade edilebilecek iki faktörü gerçekleştirme sürecine yönelmedikleri taktirde komünist hareketler, varlıklarını hayati bir atmosfer içine sokma aşamasındadırlar. Geleneğimiz, bugün, sözkonusu iki faktörü gerçekleştirme potansiyelini yitirme süreciyle karşı karşıyadır.
Geleneğimizin genel olarak, bir yapısal özellik şeklinde taşıdığı ve yeniden-ürettiği, örgütsel sınırlara hapsolmuş politika anlayışı (kendinden menkul, kendi için politika), onun ne dünyayı ve gelişmelerini anlaması bakımından teoriye dönük, ne de politik taktikler vasıtasıyla kitlelere dönük bir kanal açmasına izin veriyor. Tarihimizde, kitleselleşme eğilimi her zaman sağcılaşmayla el ele gitmiş, kitlelerden tecrit olmak da derin ve kendi kısırlığında boğulan bir sektarizme yol açmıştır. Aynı anda varolan ve karşılıklı olarak birbirlerini denetleyebilecek sacayağının (teorik alan-politik alan-sosyal alan) teşkil edilememesi, örgütsel yapıları, tarihleri boyunca (eksik olanın hangi yan olduğuna bakarak) ya kavruk ya da şekilsiz ve gevşek bırakmıştır. Teori-politika-pratik üçleminin kurulamamış olmasını komünist geleneğimizin yapısal bir sorunu olarak vurgulamalıyız.
Örgüt kendi başına bir amaç değildir. Örgüt, politika için gerekli ve zorunlu bir aygıt olmak gerekirken, ilişki tersine dönmüştür. Sınıf mücadelesine hizmet etmesi gerekirken, sınıf mücadelesinin sorunlarını çözmeye önayak olacak açılımları, politik ve teorik gelişmeleri engelleyen, dinamizmi boğan bir kale haline gelmiştir. Gerçekte her zaman çok daha geniş olan politika alanı, genellikle örgütsel sınırların ötesine pek çıkamaz. Örgüt bir aygıt olmalıyken, ideoloji, teori, analiz ve sözümona politik taktik örgütsel varlığın araçları haline getirilmiştir. Örgüt sınırları politika sınırlarını izlemeli, ona bağlı olmalı, onun sıçramalar kaydetmesi için bir zemin olmalıyken, politik ufuk sadakatle örgütsel varlığı izlemiştir. Üstelik, yirmi küsur yıllık örgütsel anlayış pratiği, kendine özgü bir politika yapış teorisi de üretmiş ve "hareketin bu gelişkin olmayan biçimini, ilkelliğini ve darlığını ilkeselleştirme eğilim doğurmuştur.
Bizim, içlerindeyken örgütleri, veri durumları çerçevesinde köklü bir dönüşüme uğratacak bir işlev yükümlenemeyeceğimiz ve aynı anlama gelmek üzere onların kendi iç-ritmleriyle sorunlarını aşamayacakları sonucuna ulaşıyoruz. Tarihsel-politik sürece özne-işi bir müdahele yapmak için girişimde bulunmak zorunluydu. Ancak, bu türden bir müdahaleyi yapısal olarak engellemek durumunda olduklarından, örgütsel yapıların dışına çıkmak gerekiyordu.
Yirmi yıl civarında bir tarihi olan ve tarihleri boyunca çeşitli politik aşamalar yaşayan örgütlenmelerin aslında, birer tarihsel-politik özellik olarak belirli bir olgunluğa ulaşmaları beklenirdi. Anlaşılan, örgütler gruplar evresinde kaldılar.
Bu yapılar, misyonlarını, politik, teorik ve örgütsel misyonlarını yerine getiremediler. Evrensel misyon yüklenmiş örgütsel-politik bir yapının dünyayla teorik bir ilişki kurmuş olması gerekirdi. Örgütlerin bugün yaşadıkları tıkanıklığın temel bir nedeni, toplum/tarihsel gerçekle teoriden dolayımlanan bir ilişki kuramadan/kurmaksızın, pratik-politik faaliyet içinde kendilerini her nasılsa, bir kez oluşturmuş olmalarında aranmalıdır. Teorisizlik, onları, bulundukları dolaysız (kısmi, parçalı) gerçeğe sıkıca tutunmaya iterken, bütünseli kısmi kavrayış, ideolojistik bir tutumla bütünselin kendisi yerine konuyor ve böylece teori, özel olarak gerekli ve acil bir şey olmaktan çıkıyor. Bu, bir kısır döngü yaratıyor.
Komünist politik örgütlerin 20 küsur yıllık tarihlerini, örgütsel olarak parti-öncesinde kilitlenme, politik olarak pratik-politikte kilitlenme, ideolojik-teorik olarak doktrinarizmde kilitlenme şeklinde soyutlayabiliriz. Bu üç düzlem aslında birbirlerine neden-sonuç anlamında sıkıca bağlıdır ve belirli bir dönemsel perspektif içerisinde, ancak üçlü (yani bir anlamda bütünsel) bir gerçekleşme mümkündür.
Parti-öncesi komünist örgütler, açıkça anlaşılacağı gibi bir geçiş örgütüdürler ve bu dönemin merkezi görevi partileşmektir. Ancak Türkiye'de partiyi mümkün kılmak üzere, bir kategorik kazanım olarak, sadece örgütsel kuruluşlar gerçekleştirilmiştir. Parti, teorik hareket, politik hareket ve işçi hareketinin özgül tarihsel birliğidir. Bunu, Engels'in Fransa ve Almanya'da Marksist partilerin kuruluş sürecine, Lenin'in Ne Yapmalı'da ortaya koyduğu gereklere ilişkin yaklaşımlardan beri biliyoruz.
Türkiye'de belki Fransa'daki duruma benzetilecek bir gelişme cereyan etmiş ve özgülleştirilmiş bir teorik edinim ile işçi hareketiyle birleşme yollarının aranışı asgari sonuçlar vermeksizin politik hareket kurumsal ifadeleri olan örgütlere kavuşmuş ve 1972'den beri bu durum ısrar ve inatla korunmuştur. Hal böyleyken, bazı komünist örgütler kendilerini "parti" ilan etmiş, daha gerçekçi davrananlar böyle bir öznelcilikten şimdiye kadar uzak olmayı başarmışlardır.
Fakat "parti" olanlarla "hareket" olanlar arasında, politika yapış tarzında hiçbir kategorik fark gözlenememiştir. Partinin politikasıyla, parti-öncesi örgütün politika yapış tarzı arasındaki fark, basitçe "gelişkinlik" kavramına indirgenmiştir. Oysa, iki bambaşka örgütün aynı durumda izleyecekleri politika da bambaşka olmak durumundadır. Politikaya; biri, gerçek-hayatta (bugün) işgal edilen gerçek yer, diğeri olunmak istenilen yer olmak üzere, birbiriyle bağlantılandırılması politika sanatı alanına da giren iki temel unsur karakterini verir.
Geleneğimiz politikayı, her zaman bir parti (hiç değilse "küçük bir parti!") imişcesine, ama aynı zamanda hiçbir zaman parti olamayacak bir şekilde kavradı ve uyguladı. Politika, her zaman bir genel politika olarak anlaşıldı. Başlangıçta hoşgörülecek bir konumu, 20 yıl boyunca mazur gösterecek hiçbir gerekçe olamaz. Hiçbir şekilde dönemleştirmeler yapmayan, Marksizmin genel ilkelerini durmaksızın yineleyen, konjonktürlerin ruhuna uygun ve bazen Marksizmin genel ilkelerine aykırı gibi görünen (taktikler genel olarak ilkelere aykırı gibi görünür) taktiksel tutumlar almayan ve giderek taktikler izlemeyen bir politik örgüt, hiçbir zaman işçi sınıfının öncüsünü ve giderek çoğunluğunu, Marksist kalmayı sürdürerek kazanamaz.
Fakat öte yandan geleneğimizin üyeleri, paradoksal bir şekilde, sanki gelişkin birer partilermiş gibi, sanki onu yönetebilir ve yönlendirebilirlermiş gibi, sanki diğer politik örgütlerin etki ve nüfuzuna karşı etkin bir mücadele yürütebilirlermiş gibi, işçi sınıfını her fırsatta, genel eylemlere, genel grevlere, bu düzeni yıkmaya vs. çağıran ajitasyon metinleri kaleme almışlardır. Sınıf hiçbir zaman çağrılarına kulak asmadı, ama onlar da 20 yıl boyunca bu tür afaki ve naif çağrıların (sınıf "sağduyusunu" bir an yitirip uysaydı) cinayetle eşanlamlı olduğunu bir kez olsun anlayamadılar.
Sınıfın öncüleriyle birleşme görevini; sözümona sınıfa dönük, somut şartların somut analizi önermesini anlamayarak genelgeçer basmakalıp faaliyet vasıtasıyla yerine getirdiğinize inanırsanız, sınıf öncüsüyle ilelebet birleşemez ve parti-öncesi sekt olarak kabuğunuzda kurumaya mahkum olursunuz!
Bu durumda yapılan politik faaliyet, ancak kendi devrimci-politik varlığını yeniden-üretmeye yarayacak bir kendi-için politikadan fazla bir anlam taşımayacaktır.
Teorisiz ve kitlesiz politikanın yirmi yılı
Komünist hareket, kendiliğinden ve taktiksiz bir yirmi yıl bırakmıştır geride... Bunun merkezi nedeni teorisizliktir. (Teori: Özgül olarak, organik tarzda edinilmiş teori). Teori olmadan siyaset: Kendiliğinden siyaset. Dönemi, yönsemeyi kavramak için "geleceği önceleyecek" teori gerekir.
Bunun temel nedeni, kitleler olmadan siyasettir. "Kitleler olmadan siyaset: Maceraperest siyaset." (Lenin)
Teorinin organik edinimi olmadan gerçekleştirilen gelişkinlik, kitlelerin görece kazanılması, bu defa, politikada kendiliğindenlikten, kendiliğindenciliğe sıçramaktan başka bir anlama gelmez. Türkiye sol ve komünist hareketinde kitlevi gelişme, her zaman sağcılaşmayla birlikte cereyan etmiştir. Kitlesiz ve teorisiz politikada 20 yıllık ısrar, Türkiye komünist hareketine bir kadro tipi armağan etmiştir: Politikanın uzatmalı çavuşları. Ortalama onbeş yıllık bir politik mücadele deneyimini geride bırakmış, denenmiş, sağlam, kararlı, özverili, ama geniş bir ufka sahip olmaktan artık neredeyse ilelebet mahrum kalmış, başlıca gıdasını tecrübelerinden alan, Gramsci'nin koyduğu üç kademeli piramidal örgüt yapısının orta kademesinde muazzam işlevler yerine getirebilecek, ama bugün darlığı ve sekt politikasını naçiz bedeninde yaşatan, örgütlerin önderlikleri ve kadrolarının ezici bir çoğunluğunu oluşturan bir birey...
Kitlesiz ve teorisiz politikada ısrar, komünist geleneğimize ilginç bir "kitle" tipi de armağan etmiştir.
Bu insanlar kitle işlevi görüyorlar, ama kitleden olmadıkları çok net. Ortalama işçiden-emekçiden önemli oranda kopmuş bir ruh hali olan ve kitle duyusu kaybolmuş bir birey. Komünist örgütün gerçek kitlelerle bağlarının ucunda olan bu bireyler, bugünün ortalama işçisi ve memurundan geri bir kültürel birikime ve daha az sosyal girişkenliğe sahipler. Örgütsel yapının iskeletini oluşturan kadrolarla önemli oranda kültürel ve sosyal iç içelik yaşıyorlar. Kadrolarla, bu kadrosal konumdaki kitleyi birlikte ele aldığımızda, yukarıdan beri vurgulayageldiğimiz iki temel eksikliği aşmak bakımından ortaya çıkan elverişsizlik açıktır.
Gelişkin bir yapıda kitlevi bağları kuran bireylerin, yüksek bir eğitim, kültür vs. seviyesinde olmaları beklenemez, ama parti-öncesi küçük gruplarda bu özellik, ancak halihazırdaki konumun korunmasına, geliştirilememesine hizmet eder.
Türkiye'de örgütün önemi, başta ve hala örgütlerin yaratılmasına rağmen kavranmamıştır.
En bellibaşlı kazanımlardan biri örgütlenmelerdir. Fakat örgüt fiiliyatı içindeyken örgüt bilincinden uzak oluş da en bellibaşlı yetersizliklerdendir.
Örgütlerin, örgütün önemine dair bilinçsizliği!
B. KÜÇÜK-BURJUVA DEVRİMCİLİĞİNİN BİR TÜRLÜ KIRILAMAYAN NÜFUZU
Türkiye komünist hareketinin bütün ömrü, küçük-burjuva radikalizminin egemenliği altında geçmiştir. Hala süren bu egemenlik durumu, bugün karar aşamasına gelmiş bulunuyor. Ya nüfuz kırılacak, ya da tamamen asimile olunacak!
Bu durumun ve 20 yıl boyunca sürmesinin nedenlerine değinmeden önce, Türkiye sol hareketinde yaygın olarak yapılan bir öykünmeciliğin sakatlığını vurgulamak gerekiyor. Rusya Marksizminin ortaya çıkışını k-b devrimciliğinden kopuşta gören sol hareketin k-b sosyalizminden etkilenen ya da k-b sosyalizmi konumundan hareket eden yaygın çevreleri, Türkiye sol hareketinde Narodnizm, kendilerinde de Bolşevizm bulmak için akla karayı seçmiş ve bütün çabalarını bu anlamsız paralelliği kurmaya hasretmişlerdir. Önce Narodizm, sonra Marksizm ya da Bolşevizm arayanların tümünün, vargılarını mümkün kılan teorik zeminin, yanlış-doğru olmaktan önce tutarsız olduğunu düşünüyoruz.
Çünkü Türkiye'de politik Marksizm, Rusya'da olduğu gibi küçük-burjuva devrimciliğinden koparak değil, esasen, küçük-burjuva sosyalizminden -yer yer ve politik eylem anlamında k-b devrimciliğiyle birlikte- koparak politik arenanın "aktör"leri arasında yerini almıştır. Bu özgül tarihselliğin anlaşılması, tarihdışı spekülatif tarzların daha başlarken sakatlayıcı niteliğini bertaraf etmek bakımından tayin edicidir.
Komünist hareket, işçi hareketi içinde olan ya da farklı sosyal tabakalarda vücut bulan devrimci-olmayan sosyalizmin reformist ve revizyonist yaklaşımlarına karşı geliştirdiği tezlerle ortaya çıkmış, ama bu alanda yarattığı kopuş, komünist hareketi küçük-burjuva devrimciliğinden de koparmaya yetmiştir. Küçük-burjuvazinin o dönemde varolan her iki temel eğilimi de aynı ideolojik-politik kalıplar altında bulunuyordu ve devrimciliğin pratiği, bu kalıpları kırmaya yetememişti. Fakat paradoksal olarak, komünist politik varoluşun tarihsel doğuş koşulları, aynı zamanda küçük-burjuva devrimciliğinin etkisine açık olmaya doğuş anlamına gelmiştir. ş. Kaypakkaya'nın TİİKP'den ayrılışında THKO ve THKP-C'nin eylemlerinin etkisi ve onun ilk etkili eyleminin devrimcilerle dayanışma eylemi olduğu biliniyor. Küçük-burjuva devrimciliğinden de kopulmuş, ama bu kopuş onun etki alanına girmek pahasına gerçekleşmiştir. Bugüne kadar, iki onyıl boyunca, hegemonya, niteliğe ilişkin olamadan varlığını korumuştur. Ama artık, küçük-burjuva devrimciliğinin (ve yakın gelecekte görüneceğini öngördüğümüz küçük-burjuva radikal demokratizminin) nüfuzundan sıyrılınması, pratik-politik düzlemde gerçekleşen komünist (politik) hareketin, bu niteliğini koruma sorunu haline gelen bir sürece girilmiştir.
Politik anlamıyla Marksizm, çizgisel olarak en ileri devrimcilikle, çizgisel olarak en ileri sosyalizmin tek tek somutlanımları olmadığı gibi, onların aritmetiksel toplamı da değildir. Bu kavramlar çerçevesinde ifade edersek, Türkiye'de bir tarihsel devrimci sosyalizm olmuştur.
Ama özgül tarihsellik bir eksikliğe işaret ediyor. Eksiklik, ilk elde, devrimci olmaya değil, sosyalist olmaya ilişkin bir eksiklik olarak anlaşılmalıdır. Bu politik hareket, daha çok devrimci, ama daha az sosyalist olmuştur. 1970'li yılların başından beri tarih, politik kulvarda, "gereğinden çok ileri gitme" şeklinde bir eğilim kaydetmiştir. Türk toplumunun siyasete ilişkin tarihsel özellikleriyle derin bağları olduğu söylenebilecek bu yönelim, küçük-burjuva devrimciliğinin egemenliği ve götürücülüğünde, komünist harekette bir sapma olarak belirmiştir.
12 Mart dönemi devrimciliği, "gereğinden çok ileri" gitmiştir. Çünkü, "gereğince" hareket eden hiçbir akım devrimci olamamıştır. Bu bir tarihsel saptamadır.
İ. Kaypakkaya'da somutlanan komünist hareket, Kemalizmi bütünsel redde, Marksizmin zeminini yaratmaya olanak tanıyan bu ideo-politik eyleme ancak ve sadece "gereğinden çok ileri" giderek varabilmiştir. Bu da bir tarihsel saptamadır. Aynı işi yapan ve gereğince davranan herhangi bir Marksist, tarih tarafından kaydedilmemiştir.
Başlangıçta (ve başlangıçtan bu yana), devrimci örgütler içinde -yukarıdaki terimleri izlemeyi sürdürüyoruz- "sosyalizm"le belirgin bir ilişkiye sahip olan tek politik yapılanma kuşkusuz, geleneğimizin kurucusu olan odaktır. Bugün, ş. Kaypakkaya'nın diğer devrimci akımlar karşısında Marksizme ilişkin ayrıcalığını, hiçbir ciddi yaklaşım sahibinin yadsıyamayacağını ve yadsımadığını düşünüyor ve görüyoruz. Ama bu "ayrıcalık", genellikle, "küçük-burjuva devrimci akımların içinde Marksizme en yakın olan akım" şeklinde, teorik kategorileri kovalama ısrarından yoksun ifadelerle geçiştiriliyor ve bir sündürme işlemiyle niceliğe indirgeniyor. Biz, sözkonusu "ayrıcalığın" kategorik olduğuna inanıyoruz.
Geleneğimizi eleştirinin bu andan itibaren anlamlı ve pozitif sonuç alıcı etkileri olacaktır. Doğuşu sırasında, reformizme ve revizyonizme karşı pratikte ittifak halinde olduğu küçük-burjuva devrimciliği ile iç içe bir hayattan kurtulmanın herhangi bir pratik refleksle olmayacağını zaten tarih geleneğimize yeterince gösterdi. K-b devrimciliğinden etkilenme, dolaysız sonucunu, kitleler yerine devrimci örgütü koyma şeklinde ifadelendirilebilecek bir "sol" sapmayla göstermiştir. Bunun diğer ucu, kendiliğindencilik olmuştur.
Reformcu nitelik gösteren çeşitli sosyalist akımların tersine, özellikle 70'li yıllarda işçi sınıfına dönük ilgi çok zayıf kalmış ve devrimcilerin ilgilendiği ve çıktığı (yukarıda vurgulandığı gibi, komünistlerin de çıktığı ortak menşe) sosyal kesimler içinde olunmuştur. Devrimci hareketler dışındaki çeşitli sol akımlar her zaman, teorik kavrayış bakımından daha ileride oldular. Bu akımlarla gerçekleşen birtakım etkileşimler bu bakımdan -ama sadece bu bakımdan- yararlı ve politik-teorik olarak ilerletici sonuçlar doğurmuştur. TKP-ML Hareketi'nin 1976'da kendisini ortaya koyan temel unsurlardan birinin (hatta belki tek temel unsur) böyle bir etkileşim sonucu ortaya çıktığı iddia edilir.
TKP-ML Hareketi, o dönemde, kendini hem geleneğimiz, hem de tüm devrimci hareket içinde biricik kılan bir temel tez koymuştu: "Türkiye geri kapitalist bir ülkedir ve bu kapitalizm esas olarak 'Prusya tarzı'yla gelişmektedir." Bizim de isabetli olduğunu düşündüğümüz iddiaya göre, TKP-ML Hareketi'nin bu anlayışı, TİP'li iktisatçıların çalışmalarından hareketle ileri sürülmüştür. Bu teorik öncülük, her ne kadar TKP-ML Hareketi'nin tarihinde bir kez gerçekleşmiş ve politik sonuçlarına ulaştırma konusunda yeterli irade gösterilememişse de, 1976'daki tartışmada Kaypakkaya'nın kurucusu olduğu geleneğin tarihsel dinamik içinde niteliğini korumasında kuşkusuz tayin edici bir işleve sahip olmuştur. TKP-ML Hareketi, teorinin pratik önemini, bu olayda net olarak görmüş olsa gerektir.
Vurguladığımız gibi, 1976'daki muhasebe, hiçbir zaman kapsamlı sonuçlarına vardırılamadı. Devrimci demokratizmle aynı pratik pota içinde oluşan komünist niteliğin yeni bir dönemde korunması ve yeniden -üretilmesi sağlanabildi ancak. Tam da uzağı göremeyen pratisyenler tarzında, her zaman içinde olunulan devrimci akıntıya tabi olundu. Bir başka yerde belirttiğimiz gibi, "sosyo-politik aciliyetin 'dışına' çıkıp, kendine çekidüzen vermek isteyenlerin halinin nice olacağını Allah bilirdi". Politikada kendiliğindenliğin, bir anlamda politik olamamanın bir ifadesi olarak alınabilecek bu pratik acil işler peşinde koşturma ya da kendi yarattığı cüce gerçeğin peşinde tüm enerjisini harcama durumu, o zaman da şimdi de komünist geleneğin üyelerinin içinde oldukları ve sıçrama yapmalarını önleyen en ciddi günlük tehlikedir. Her zaman, "hareket berekettir", denmiştir.
Geleneğimiz, devrimci-olmayan sosyalizm akımlarından, reformizmden ve revizyonizmden zaten pratik olarak, çıplak gözün algılayabileceği bir şekilde ayrıydı. Bu kez çubuğu diğer tarafa bükmesi gerekirdi. Ancak bu, ne 12 Mart dönemi sonrası, ne de 12 Eylül dönemi sonrası yapılabildi. Her seferinde ortaya çıkan birtakım yönelimler, kendinden ürkercesine bastırıldı. 12 Eylül'ün ağır koşullarında, bu talep tasfiyecilikle el ele dile getirildi ve buna TKP-ML Hareketi'nin ortalama militanının tepkisi, "ana rahmine dönüş refleksi"ni andırır şekilde oldu. 1979'daki "Mao Zedung Düşüncesi"ni reddetme sürecinin, sadece geleneğimizin evrensel niteliklerinin ülkesel koşullarda yeniden-üretilmesi oranında (fakat önemin temel niteliği kesinlikle yadsınmadan!) önemi olduğunu düşünüyoruz. şlgili süreç, TKP-ML Hareketi açısından da, genel olarak diğer komünist hareketler açısından da özgün olmayan bir niteliğe sahiptir. Buradaki önemin, 78'le girilen bir mücadele dönemi karşısında, ortaya çıkan sağcı ve kendiliğindenci yönelimlere karşı bir kendiliğindenlik olarak anlaşılabilecek "politik süredurum ilkesi"ne uyarak devrimci niteliğin yeniden-üretilmesinde aranması gerektiği kanısındayız.
Komünist geleneğin küçük-burjuva devrimciliğinin nüfuzu altında olmasının temel nedeni, komünist niteliğin esasen pratik-politik düzeyde gerçekleşmesi ve orada kalmasıdır. Marksist politik varoluş gerçekleşti, ama Marksist teorik üretim olmaksızın... Türkiye'de sırf yeterince teorik edinim sağlanamadığı için sözkonusu nüfuz kırılamadı. Devrimci hareketin her üç gelişme döneminin dinamiklerinin kavranması konusunda gösterilen ve asgari teorik bakışın eserinin bulunamayacağı tavırlarda, eksikliğin canlı ve pratik etkisini görmek mümkündür. Komünist hareketlerin 1970, 1978 ve 1989'da başlayan sosyal hareketteki durgunluk ve gerileme eğilimine gösterdikleri tepki, k-b devrimciliğinin üzerlerindeki etkisinin ve durumu anlama-kavrama konusundaki dehşet verici aymazlıklarının açık göstergeleridir. Her üç aşamada da, kitle hareketinde gerilemeler yaşanırken, komünist hareketler inadına yükselişten (hatta devrimci yükseliş!) söz etmişlerdir, üstelik her üç tarihsel örnekte de k-b devrimci akımların tavrına öykünmüşlerdir. Kitleler geriliyormuş ne gam! Kendileri ve kendi "kitleleri", kitlelerin yerine devrim yürüyüşünü sürdürmek için ne güne duruyorlar! Her üç durumda da, k-b devrimciliğiyle, hem duruma yaklaşım hem de durumun sonucunda kader birliği içinde olunmuştur. Yükselen mücadele havası ve bozgun!
Dönemi, ve konjonktürün gidişatını anlamak ve uygun politik taktikler üretmek için teorik bakışın olmazsa olmaz olduğunu (sezginin bile bazen işe yaramakla birlikte güvenilir nitelikte olmadığını, ancak bilgisel faaliyetle birlikte anlamlı olacağını) ısrarla yinelemek ve komünist geleneğin bu yetenekten mahrum olduğunun anlaşılmasının hayati önem taşıdığını keza, ısrarla yinelemek durumundayız.
Bugün, komünist hareketin k-b radikalizminin iki yanlı etkisinden sıyrılmasının iki temel yolundan biri öncel'dir: Teoride devrimci olabilmek. Marksist teori, her dönemde ve her durumda, olabildiğince fazla boyutta yeniden kurulmak ve yaratılmak zorundadır.
Komünist hareketin k-b radikalizminin nüfuzundan kurtulmasının diğer temel yolu, "kitleler olmadan siyaset"e son vermek ve artık siyasetin kitlelere organik olarak dönük ve ancak siyasetin kitlesel nitelik kazandığında "gerçekten siyaset" olacağını pratik olarak da idrak etmek şeklinde belirlenebilir. Lenin'in her zaman ısrarla vurguladığı gibi, kitlesel karşılığını bulmayan ve kitleyle yapılmaya dönük olmayan ve nihayet kitleyle yapılmayan bir politikanın değeri, "politik olarak yalnızca sıfır"dır. Geleneğimizin politika anlayışı, bu anlamda Leninist politikanın dışındadır. Yirmi küsur yıl boyunca, devrimcilerin sadece kendileri için anlamlı olabilecek bir hareket tarzı tutturmaların politika yapmak olduğu sanılagelmiştir. Oysa, politika, Leninist anlamda, gerçekleşmeye dönük taktiksel politika; kendini, kendini var eden özgül gerçeklik dışındaki gerçekliklerde de var edebilen, üçüncü şahıslarla (kitlelerle) kendini yeniden-üretebilme kudretinde olan açık-uçlu bir eyleyiştir.
Türkiye'de, her şey devrimi mümkün kılan temel çelişkinin beri tarafını, pratik görünümüyle kendilerinin oluşturduğunu düşünmekle başlıyor ve bunu "eylem"sel varlıklarıyla komünist geleneğin üyeleri de paylaşıyorlar. Leninist politika anlayışından uzaklaşmanın bir yanını bu oluşturuyor. "Kitleler yoksa biz varız" deniliyor ve çalakılıç mücadeleye soyunuluyor. Kitlelerin kazanıldığı dönemde yapılan siyasetle, bunun henüz gerçekleşmediği dönemde yapılan siyaset arasında niteliksel bir fark olmalıdır. Burada sorun, bu ikisi arasındaki diyalektik ara'yı iyi anlamak ve politik pratikte bunun karşılığını üretmektir.
Fakat bugün, bir kitle devrimciliği yaratmanın ve hareketin içine düştüğü kısırlığı aşmanın da gerçek koşulu, "her türlü çevre ruhunu ve sekter görüş ve zihniyeti şiddetle reddetmek"tir. Bu türden darlık ve kapalılıklar, politikanın özüne aykırıdır ve giderilmedikçe ancak politika yapamayan politikacılar (ne ölçüde mümkünse?) olunur. Bugüne kadar yapılagelen esas olarak budur.
Komünist harekette bir eğilim olduğu gözlenen sekter politika anlayışından uzaklaşma pratikleri, örgütlü yapıların önündeki yegane ama ancak palyatif uygun seçeneğe işaret ediyorlar. Bir kitle devrimciliği yaratma yolundaki yönelimler, tıkanma karşısında her zaman olduğu gibi hakim eğilim olarak gösterilen ve Marksist niteliği aşındıran tepki tarzı karşısında kısa erimli başarılar gösterebilir ve bu istenmelidir. Ancak komünist hareket eğer bu başarısına kendini kaptırır ve niteliğini bu yolla aşınmaya bırakırsa, teorinin -olanca araçsal anlaşılmasıyla- rehberliği olmaksızın gerçekleşen taktiksel yönelimler de yetmeyecek ve her engel, eski tarza dönme yolunda gerçek bir iç zorunluluk yaratacaktır. Sorunların "bilinen hal çareleri"yle çözülmeme ve kilitlenme aşamalarının her kritik momentinde, bizim ifade etmeye yöneldiğimiz anahtar devreye girmek durumundadır. Biz, olmazsa da olur cinsinden süslü bir taç değil, şu ya da bu şekilde oluşmaya yönelen beynimizin rahatça serpileceği ve korunabileceği bir kafatası ve miğfer öneriyoruz.
Çıplak kol ve bacakları kullanılamaz hale getirilmiş, gövdesi kalın zırhlarla korunan, çıplak kafasını da sürekli ve yoğun saldırılardan korumak için kah zorlukla gövde zırhına sığdırmaya çalışan, kah boynunun izin verdiği manevra yeteneğiyle sağa-sola öne-arkaya hareket ettirmekten başı dönmüş, gözleri kararmış ve midesi bulanan bir savaşçıya benziyoruz. Ve biz şimdilik savaşçıya sadece bir miğfer öneriyoruz. Uzuvları uygunca hareket ettirmenin (taktik tutumlar ve uygulamalar alanı) önkoşulu, bu güvencedir.
Komünist gelenek, taktik tutumlar ve taktik uygulamalar gerçekleştirilmeyen bir 20 yıl geçirmiştir. şdeolojik olarak doktirnarizm şeklinde ifade edilebilecek bu niteliğin politikadaki yansıması "genel politika" olmuştur; taktik nedir bilmeyen bir politika...! Churchill, politikada 24 saatin çok uzun bir süre olduğunu söylüyordu. Politik örgütler için 24 saat, ne uzun bir süre olmuştur, ne de onların 24 saatte değişebilecek taktikleri... Taktik diye adlandırılan birtakım anlayışların değişmesi için yıllarca bekleyip görmek gerekmiştir. Politik faaliyet anlamını, hep "yükseliyor" olan işçi hareketine, hep "tepkileri görülmemiş ölçüde derinleşiyor" olan (12 Eylül'ün en ağır dönemlerinde kaleme alınmış örgüt yazılarında bile bu özellik değişmemiştir) kitlelere dönük ajitasyon çağrılarında bulmuştur. Sosyo-politik hayatın mümkün olduğu ölçüde çok dönemlere ayrılması, ve her döneme özgü mücadele biçimleri konulmasına komünist örgütlerin azımsanmayacak tarihlerinde tesadüf edilemez.
Küçük-burjuva devrimciliğinin nüfuzu kırılmalıdır, çünkü 1989-90'dan bu yana, Türkiye devrimci hareketinin k-b devrimciliği tarafından ortaya konulan ve alışılagelmiş mücadele kanallarının tıkanma eğilimi oldukça belirginleşmiş ve pratik karşı-sonuçlar vermeye başlamıştır. Bir başka çalışmamızdaz vurguladığımız gibi, "Başka sosyal ve politik kompartmanlara ait alanlarda at oynatmak bir tarihsel dönem için 'haklı' olabilir, ancak bugün bunun miyadını doldurduğunu ilan etmek gerekiyor. Komünist devrimci olmak ve kendini öyle tutmak yetmez ve yetmiyor. (...) Komünist devrimci olarak eylemek, toplumsal yaşamın boyutlarına, herhangi bir devrimci hareket gibi değil, 'farklı', farklılığı, kitlelerin günlük mücadele ve yaşamlarında hissedilebilir tarzda müdahale etmekle olur. Genel olarak devrimciliğe ait tarihsel araçlarla devrimci sosyalist nitelik ilelebet korunamaz."
Politik-olandan sosyal-olana ve teorik-olana belirli bir tarihsel dönem sonunda organik bağlantı halkaları uzatılmazsa kireçlenme kaçınılmazdır. 20 yılın sonunda kireçlenmenin ciddi ölçüde gerçekleşmiş olduğunu görüyoruz. Bu gerçek, komünist hareketin k-b devrimciliğinin nüfuzundan kurtulmasının ne kadar güç olduğunu da gösteriyor. Küçük-burjuva devrimciliğinden kesin ayrışma konusunda bize düştüğünü düşündüğümüz yükümlülükle, komünist geleneğe düşen yükümlülük farklıdır. Komünist gelenek, devrimci hareketin üçüncü gelişme dönemi nezdinde tarihteki genel etki alanına politik yönelimleri ve tutumuyla son vermelidir. Bugün komünist hareket, özellikle üçüncü gelişme dönemi olan 1984-90'ın ciddi bir şekilde etkisi altındadır. Küçük-burjuva örgütlerin yönelimlerinden radikal bir şekilde ayrı durmak gerekmektedir. Tabii bu, komünist geleneğin bir üyesinde görülen ve bu kez k-b akımların bir başkasının etki alanına girmek olarak anlaşılmamalıdır.
C. AYRIM ÇİZGİLERİNİN YENİLENMESİ SÜRECİ
1970'li yıllarda Türkiye sol hareketindeki akımları ayırmak çok kolaydı; 80'lerde, bu işlem o kadar kolay değildi artık; bugün ise, ayrım çizgileri kaarışmıştır ve yeni ayrım çizgileri çekmeye yönelmek gerekmektedir. Eskiden, bulunulan konumdan kimin hangi politik karaktere sahip olduğunu belirlemek kolaydı, artık diğer pek çok konuda olduğu gibi, bu konuda yol almak da çetin uğraşlar gerektiriyor.
12 Eylülcülerin saldırıları altında, eski ayrım çizgileri günlük yaşamda aşınmaya başlamıştı ve bu süreç kendisini hemen ortalama kadroların bilinçlerinde yeniden-üretmeye başlıyordu: Aynı düşmana, aynı ya da benzer gerekçelerle karşı duran insanlar niçin yan yana olamasındı? Bu, sağduyunun en yalınının yeniden-kazanılmasıyla varlığını hemen gösteren pratik günlük bir süreç şeklinde cereyan etti. Günlük politik pratiklerde başlayan gelişme, 80'lerin sonuna doğru teorik, ideolojik, politik ve örgütsel sonuçlar verecek ölçüde derinleşti ve aralarında Arnavutluk'un da yer aldığı ülkelerdeki rejimlerin çöküşüyle patladı. Gelişmenin, sadece dışarıdan gelen etkiler sonucu değil, dışındaki "kaleler" henüz ayaktayken içeride bir özgül pratik dinamikle ortaya çıktığını vurgulamanın önemli olduğu kanısındayız. Öte yandan, ayrım çizgilerinin aşınma sürecine girmesinde, iç ve dış teorik, ideolojik, programatik ayırt edicilerden önce içerideki ve dışarıdaki dolaysız pratik ayırt edicilerin akıbetini vurgulamanın hem yeni sürecin zemininin anlaşılması bakımından, hem de siyasal tarihe materyalist bakmanın gereği olarak yerinde olduğunu düşünüyoruz.
Bunun yanında öznel ölçütler, önemli oranda dış nedenlerden kaynaklanarak geçerliliğini yitiriyor. Geleneğimiz açısından, ülkede ve dünyada herhangi bir politik akımın Marksist olmasını belirleyen çerçevenin sınırlarını, AEP yanlılığı belirlerdi. AEP'in tasavvur edilen şemsiyesi altında yer almayan akımlar değerlendirme konusu edilmeye bile değmezdi. Artık, bu ölçüt fiilen ortadan kalkmış bulunuyor. Akımları bugün ayıran ve bugün yaşayan, tartışma götürmez bir "mihenk taşı" artık yok. Böyle bir ayrımın kalkmış olması, aynı politik kulvarda yer alan, benzer mücadele yöntemleri izleyen, aynı birimlerde aynı tarzlarda çalışma yürüten devrimcilerin, ilişkilerinde görülen önyargıların aşılmasında büyük bir role sahip oluyor.
Eski dönemin ölçütlerinin yerine konulacak ayrım çizgilerini ilk elde oluşturmak olanağı yoktu ve günümüze kadar da bu iş henüz yerine getirilemedi. Biz bu bağlamda bir ikame işleminin imkansız olduğunu kabul ediyoruz. Eski çizgileri aynen korumanın fiziki imkanları yok. Kısaca, bugün, dünyada ve Türkiye'de yaşayan bir gerçek, bu anlamda politik olarak bir AEP çizgisi yok. Böyle bir çizginin var olması için mutlaka bir AEP gerekmediğini iddia edenler olacaktır, ama bu türden iddialar sadece iki yolla anlam kazanır. İddia sahibi, ya gerçek bir politik kudret olarak kendini kanıtlar (bu durumda ikincisine illa gerek duyulmaz) ya da gerçek bir teorik kudret olarak iddiasını tanıtlar. Hiç kuşku yok; bugün, iddianın her iki savunu yolunun varlığından söz edilemez.
Geleneğimiz, diğer bütün gelenekler gibi, içinde bulunduğu sekt dünyasını kavramsal olarak da edindi. Marksist olan-olmayan ayrımı, olabildiğince darlaştırıldı. Marksizm, genel olarak mensup olunan okul, içinde olunan örgüt ve örgütteki egemen eğilime kadar indirgendi ve Marksizmin örgüt endeksli kavranışı, politik Marksizm anlayışına üstün kılındı.
Geleneğimiz açısından Lenin'in bu konudaki terminolojisine ve yaklaşımına geri dönmek, teorik bir gerçek olmak yanında, politik bir zorunluluktur. Geleneğimizin Marksist olan ve olmayana ilişkin devraldığı ve kullandığı terim, alabildiğine sekter ve dogmatik bir yaklaşımın aracı olmuştur. Anlayışa göre, Marksizm içinde sapmalara, kesinlikle yer yoktur. Bu saf ve tarihdışı Marksizm anlayışına göre bir tek Marksist okul (akım vs.) vardır ve teorisiyle taktiğiyle, örgütlenme anlayışı ve mücadele yöntemleriyle, kitle çizgisi ve çalışma teknikleriyle tek tek gerçekleşmiş olanın toplamı bir Marksist bütünlük teşkil eder.
Bir dönemin Marksizmi, içinde, sapmaları, farklı çizgileri, eğilimleri, hatta okulları ve örgütleri barındırır. Marksizmin tarihinde saf bir dönem hiçbir zaman olmamıştır. (Tarihsel) olmamışlık, (teorik) olamazlıktan kaynaklanır. Çünkü Marksizm, burjuva teorisi, politikası ve pratiğine karşı mücadeleyi öncelikle kendi içinde verir. Felsefede, politikada ve "bilimde" Marksist olan ile olmayan, verilmiş ayrımlar değildir. Her özgül dönemde özgül yaklaşımlar geliştirmek gerekir. Bir dönemin Marksizmi içinde Marksizmi koruma ve geliştirmenin tek yolu, yegane sigortası, kesintisizce sürdürülen ayıklama işlemidir.
Bu işlem, "genel olarak Marksizm alanı"nda yapılır. Rusya'da Bolşevizm, Lenin'in bir tarihte (başlangıçta), Rusya solu içinde doğru Marksist tutumu alması ve direksiyonunu geleceğe ilişkin olarak bu doğru tutuma kilitlemesi marifetiyle değil, diğer birçok Marksist akım, eğilim ve örgüte (ayrıca Bolşevikler içinde de, Marksizmin dışına düşenler bir yana, yanlış bir taktik ya da teori savundukları halde Marksist olmaktan çıkmayan akım, eğilim ve çok defa partinin kadrolarının çoğunluğuna) karşı her olayı teorik, politik ve pratik olarak Marksist ele alma konusunda gösterdiği çetin çabaların kesintisizliğinde doğmuş, sürmüş ve gelişmiştir. Ve Lenin, hala Marksizm alanında yer alan oportünist ve revizyonistlerle, ekonomist ve "sol" komünistlerle kavgalarını, Marksizm alanı dışında yer alan devrimcilerle kavgalarından özenle ayırmıştır.
Türkiye'de kavramlar, anlamını yitirecek ölçüde çarpıtılmıştır. Lenin'in genel olarak Marksizm-alanı üzerinde bir kavram olarak kullandığı "revizyonizm", "karşı-devrimci sosyal-faşistleri" nitelemek için; "sol" ve "sağ" oportünizm terimleri, Marksist olmakla ilişkileri bile sözkonusu edilmeyen küçük-burjuva devrimcileri ve reformist uzlaşmacılar için kullanılmıştır. Sağa ya da sola doğru saptığı anlaşılan akım ya da örgütler hemen derdest edilip Marksizm dışına çıkarılırlar. Bu eğilim, 12 Eylül 1980 öncesi, saçmalık ölçülerine ulaşmıştı. Ancak artık, kendiliğinden ya da bilinçli olarak bir ters akım varlığını gösteriyor. Geleneğimiz içinde TKP-ML Hareketi, bu konuda örneğin TDKP'ye nazaran önemli ölçüde yol almış durumda. AEP'çi olmanın sadece bir tarih olduğu günümüzde, eski AEP'çi olmak dışında da önemli ortak tarihsel ve güncel paydaları hala korunuyor olsa da, bir geleneği, örgütsel varlıkları aşarak, kapsayarak ele almanın mümkün olduğunu göstermesiyle TKP-ML Hareketi (ve TKİH), eski kavramsal zeminden uzaklaşmış ve "Marksizmin genel alanı" kavramıyla konuşmuş oluyor. Ama sözkonusu olan sadece bir oluş; durumu ve anlamını kavrayarak yapış değil...
Kimsenin, sözkonusu dört örgütsel yapı arasında, çevredeki diğer örgütsel yapılarla karşılaştırıldığında, bilhassa yeni kazanılmış özel yönelimler ve yaklaşımları, günümüz itibarıyla, kolaylıkla gösteremeyeceği açıktır. Örneğin son yıllarda, taktik tutumlar anlamında TKP-ML Hareketi'yle TKEP ve Kurtuluş arasında, TİKB ve TKİH'e nazaran karşılaştırılamayacak ölçüde belirgin bir paralellik gözlenmektedir. Bu durumun somut ifadeleri olanca açıklığıyla gözleniyor. TKP-ML Hareketi, daha önce düşünülmesi bile zor eylem ve tutum birlikleri içinde yer alabiliyor. TKP-ML Hareketi, Kurtuluş, TKEP ve TDKP, uzun sayılabilecek bir dönem boyunca, birçok konuda ortak tutumlar geliştirdiler, çağrılar yaptılar. Örgütler, her ne kadar bunu bir eylem birliği olarak ifade ettilerse de, bu çarpıklık, gelişmenin önemini azaltmıyor. Aslında, örgütsel eylem denilen kavramın içinin gerçek öğelerle çok fazla dolu olamadığı bir coğrafyada yaşadığımızdan, bu birlik, eylemlerde değil, bildirilerin altına atılan imzalarda, çeşitli sorunlara ilişkin alınan tutumlarda beliren bir birlik olmaktan öteye gidemedi.
Benzer bir ayrım, geleneğin dört örgütünü giderek daha belirgin çizgilerle ikiye bölüyor. TKP-ML Hareketi ve TDKP'nin oluşturduğu ikilinin karşısında TKİH'le TİKB duruyor. Bir ikililiğin TKP-ML Hareketi'nin politik yönelimlerinde de yaşandığı ve onu bir şizofreniye ittiği vurgulanmalıdır.
Bu karmaşık ortamı anlamak için, "Marksizmin genel alanı" kavramını literatürümüze yeniden katmanın pratik yararının yeterince açık olduğu düşüncesindeyiz.
Örgütsel ifadelerine kavuşmuş akımlar içinde, geleneğimizin unsurları dışında TKEP, Kurtuluş, Ekim gibi örgütleri, şimdiden, Marksizm alanı içinde belirleyebiliyoruz. Marksizm alanında yer alan akımlara eski ölçütler vurgulanamaz. Bu akımlar burjuva ideoloji ve politikasının bağışık olamıyorlar. Her biri, büyük ve derin yalpalamalar yaşayabiliyor. Bunlar dışında, örgütsel yapılar olarak politika yapan ya da henüz birer propaganda çevresi konumunda olan ve çeşitli okul geleneklerinden gelen birçok odağın Marksizm alanında yer aldığını ya da bu konuda değerlendirme konusu olduklarını belirleyebiliyoruz: Doktorcular diye anılan kesimdeki bazı yapılar, Maocu gelenekte yaşanan ayrışmalar sonucu ortaya çıkan Komün çevresi gibi oluşumlar, henüz birer propaganda çevresi niteliğinde olan ve Troçkist gelenekten sayılan bazı odaklar...
Ayrıştırma işleminde birtakım aksiyomlardan hareket ediyoruz. Örgüt olmuş akımlar için, devrimci olmak ya da devrimci yönelimde olmak pozitif faktörlerimizi teşkil ediyor. Bu bakımdan, örgütsel varlığını tamamıyla legal alanda oluşturmuş yapıları değerlendirme dışı tutuyoruz.
Devrimci Sol ve Devrimci Yol'un oluşturduğu P-C Geleneğini değerlendirme dışı tutuyor ve devrimci ya da radikal demokrat akımlar olarak kabul ediyoruz. Devrimci Sol, Marksizme ulaşamamış bir devrimci akım iken; Devrimci Yol, Marksizme ulaşmadan onu geride bırakmış (post-Marksizm) ve artık devrimci de olamayacak (radikal demokrat) bir akımdır.
Örgüt kimliği taşıyan yapılarla, genel olarak propaganda çevresi niteliğinde olan oluşumlara ilişkin farklı değerlendirme ölçüleri kullanmak gerekiyor. Marksizmin genel alanında sayılmak bakımından, örgüt olmayan odak ya da çevrelerden net bir devrimci pratik varoluş beklemek acele etmektir. Ancak, devrimci yönelim içinde olmak koşuldur. Propaganda çevresi niteliğindeki oluşumlar genellikle, aslında örgütsel bir acil sürecin başında olduklarını ve teknik eksikliklerini giderir gidermez örgütsel pratiğe geçeceklerini ilan ederler. Biz, ileride açıklayacağımız üzere, bu konuda, propaganda çevreleriyle radikal bir farklılık gösteriyoruz.
Genel yaklaşımlarımız açısından pozitif bir başka deyimi, Türkiye'de siyasal alanla sosyal alanın geleneksel derin kopukluğu yüzünden, kullanmanın açıklayıcı olmayacağı kanısındayız: "İşçi hareketindeki eğilimler". Türkiye'de Lenin'in sıklıkla kullandığı bu nitelemeyi hak edecek hiçbir odak yok. Yapılanmalar, gereğinden fazla -ve bu çalışmada başlıca bir sergileme unsuru olduğu üzere- sınıf-dışı ve politik nitelikli.
"Marksizmin genel alanı" kavramına ilişkin vurgulayacağımız öncel faktör, sözkonusu akımların Marksizmi, varsayılan özgül tarihsel sınırlar içinde savunuyor olmalarıdır.
"Marksizmin genel alanı"nın geleneğimizin alışılmış anlayışından oldukça farklı ve heterojen bir zemin olduğu açıktır. Bu alan, örneğin, Komintern'in ilk yükseliş yıllarında, yani Leninizmin (Marksizmin genel alanında) egemenliğini kurduğu zaman kesitinde görece homojendi. Ancak, bugün Türkiye'de bu alan tam bir kaos görünümü arzediyor. Karmaşa, tek tek teorik, ideolojik, bilimsel, politik düzeylerde kalmıyor, bu düzeyler arasında da birbirinin yerine geçmeler, yanılsamalar, yansıtmalar vb.'den oluşan dikey bir karışıklık yaşanıyor. Karmaşa, akımların Marksizme ilişkin konumları açısından da geçerli. Kurtuluş çevresi örgütsel, politik ve teorik krizi birlikte ve açıkça, bilişsel olarak yaşıyor. TKP-ML Hareketi, TDKP ve geleneğin diğer unsurları, teoride bir gerçek kriz yaşamaktan bağışıklar! Çünkü, Marksizm dışı akımlardan teorik olarak etkilenecek ya da Marksizmin sorunlarını yaşayacak bir teori dinamiğinden yoksunlar. Ekim, sorunlarla karşılaştıkça dizlerini karnına, ellerini bacaklarının arasına yerleştiriyor, bir bumerang gibi geldiği örgütsel yapıların alanına dönüyor. "Marksizmin genel alanı" kavramı, Marksist akımların, bu niteliklerini tarihsel olarak tanıtlamak için bin bir cambazlıkla ideolojik tarih yazmak zorunda kalmalarını gereksizleştiriyor ve Marksist niteliğin tarihsel eksikli ortaya çıkış dinamiğini kavramaya olanak sağlıyor. Böylece, akımlar, tarihi ve Marksizmin ilkelerini, kendi taraflarına yontacakları birer araç konumuna getirmekten kurtuluyorlar ve Marksist hareketin tarihini de tarihsel materyalist bir yaklaşımın konusu yapma imkanına kavuşuyorlar. Bizim, geleneğimiz için ileri sürdüğümüz, k-b devrimciliği-egemen komünistlik de böylece teorik bir imkan buluyor.
Ülke-içi kaynakları da olan, ama dünyasal gelişmelerden bağımsız ele alınamayacak olan yeniden tanımlanma sürecinde Marksizmin genel alanı, çeşitli düzeylerden gelen çok sayıda çizginin karmaşık bir yumağı görünümünde. Yumakları, Lenin'in sözünü ettiği "tarihsel bağlantıları içinde" çözmek, her zaman mümkün olmayabilir ve kördüğüm olmasına meydan vermeden İskender'in yöntemini, teorik ya da politik olarak uygulamak zorunlu olabilir. Ve her hal tarzı, mutlaka (tarihsel çizgilere yaslanmanın huzur dolu güveni gibi) birtakım önemli avantaj noktalarından vazgeçebilmeyi gerektirir. Hiçbir kayıp gerektirmeyen hiçbir tercih olamaz. Biz bunun, politik örgütler için okullu sekter anlayışlar; bizim için, politik örgütler alanı olduğunu kabul ediyoruz. Şimdi, güçleri tek bir merkezde (örgütlerde) toplamak, savunmadan başka bir şey yapamamayı göze almak anlamına gelir; güçleri, en uygun saldırı ve hazırlık zeminini bulmak için eğilimlerine göre belirli bir dağıtım planına tabi tutmak ve işlevlerine göre yoğunlaştırmak gerekiyor.
Her güç, kendisi için en uygun atmosfere gitmelidir. Kendini örgütte en iyi koruyabilecek olanın örgüt dışına çıkması intihar olacağı gibi, örgüt sınırları nefes almasına yetmeyenlerin oldukları yerde kalmalarını önermek cinayet anlamına gelecektir.